Hayallerimden Seçkiler – Mine Bay Yazdı

Hayallerimden Seçkiler – Mine Bay Yazdı
Yayınlama: 22.02.2024 20:10
A+
A-

Belediye başkanlarının hayata geçirmesini umut ettiğim bir hayalim var. Ülke siyasetçisi yüzünü Atatürk’ten, çağdaşlaşmaktan çevirip sakallı, yeşil takkeli şeyh takımına döndüğü için ve ülke geriye gitsin diye elinden geleni yaptığı için benimki içi boş bir umut. Çünkü artık zıvanadan çıkmış cehalet pirim yapıyor. Ben yine de içi boş ümidimi yazacağım.

Bir evin salonu büyüklüğünde kapalı bir alan düşünün. Küçük bir sahne ile açılıp kapanan ucuz sandalye ve masalar var. Aydınlatmasından yer döşemesine kadar son derece mütevazı bir yer. Bunların adı “Kültür ve Sanat Evleri.” Her mahalle bu evlere sahip. Kültür ve Sanat Evi’nin müdürlüğünü yapan bir çalışanı var, onun dışında başka kimse yok. Sonuçta bu evler boş boş oturanlara maaş dağıtacak arpalıklar değil. Müdür sahne sanatlarından, resimden, müzikten anlayan bireksper.

Şimdi ben on dört yaşında genç bir adamım. Hafta sonlarında saz kursuna gidiyorum. Bu işi epey ilerlettim. Çok iyi çaldığımı düşünüyorum. Sınıfta bir kız arkadaşımın sesi çok güzel, öyle ki gür sesiyle türkü söylemeye başlayınca sus pus olup dinliyoruz. Ona bir teklif sunuyorum. Ben saz çalayım sen de türkü söyle diyorum. Beş parçayı çalışıp hazırlanıyoruz. Mahalledeki Kültür ve Sanat Evi’ne müracaat edip hafta sonu mini bir konser vermek istediğimizi söylüyoruz. “Salonu bize bir saatliğine ayırabilir misiniz.” diyoruz. Evin müdürü önce sizi dinlemem lazım, diyor. Çalıp söylüyoruz. Yüzünde koca bir tebessümle:“Çok güzel, salon sizindir.” diyor. Konseri duyurma işi bize ait. Kız arkadaşımla birlikte fotoğrafımızın olduğu konser ilanını renkli fotokopi çektirip Kültür ve Sanat Evi’nin dışardaki tanıtım panosuna ve mahalledeki yirmi kadar elektrik direğine asıyoruz.

Konser günü gelip çatıyor. Arkadaşlarımızı,ailemizi, öğretmenlerimizi ve mahalleliyi çağırdık fakat ya kimse gelmezse diye endişeleniyoruz. Müdür:“Zaten burası küçücük bir salon ve sizler amatörsünüz. Dört kişi bile gelse yeter. Siz asıl çok fazla seyircigelmesinden endişelenin. Her şeyden önce sahne tecrübesi kazanacak, sosyalleşeceksiniz. Bu en büyük kazanımınızdır.” diyor. Konserimizi veriyoruz, gerçekten seyirci için boşuna endişelenmişiz. Heyecanımızı yenip sahneye çıkıyor, mini konserimizi veriyoruz. Bu benim için o kadar zordu ki şu günlerde kendimi yenilmez bir savaşçı gibi ve her şeyi başaracakmış gibi hissediyorum.

***

Şimdi ben kırk iki yaşında bir ev hanımıyım. Öteden beri resim yapmaya meraklıydım. Elim hiç soğumadı, yağlı boya tablo yapamadığım zamanlarda kara kalem çalıştım. Komşum, bu resimler çok güzel, deyince cesaretimi toplayıpmahalledeki Kültür ve Sanat Evi’ne gidiyorum. Resim sergisi düzenlemek istediğimi söylüyorum. Merkezin Müdür’ü resimlerinizi görmem lazım, diyor. Bakıyor ve yüzünde koca bir tebessümle:“Bunlar gerçekten çok güzel, sanat evi şu günler ve şu saatler arasında sizindir. Salonun düzenlenmesi, tabloların asılması işi size ait. Eğer sergiyi gezeceklere yiyecek içecek ikram etmek isterseniz bunlar da size ait.” diyor.  Bir sergi açacağıma inanamıyorum. Sevinçten sesim titreyerek tamam, deyip hazırlıklara başlıyorum. Hemen sandalyeleri kaldırıp ortada üç adet masa bırakıyorum. Tablolarımı getirip asıyor, serginin duyurusunu tüm mahalleye dağıtıyorum.Bu bir rüya olmalı, gerçekleşeceğini düşünmediğim bir rüya. O gün sergiye gelecekler için hazırlanıyor, en şık kıyafetimi giyip heyecan içinde bekliyorum. Müdür beni hiç yalnız bırakmıyor, heyecanım yatışsın diye tablolarıma methiyeler düzüyor. Sergiyi beklemediğim kadar insan geziyor, onları tablolarıma bakarken görmenin mutluluğunu tarif edemem. Beni tebrik etmek için apartmandaki komşularım da çiçek yaptırıp göndermiş. Hayatım boyunca unutamadığım iki gün yaşadım.

***

Şimdi ben otuz yaşında kuruyemiş dükkânı olan bir adamım. Arkadaşlarım esprilerime çok güler. Komikmişim hatta tipim bile komikmiş. Bir aydır aklıma gelen esprileri yazıyorum. Geçen gün bunları bir araya getirdim. Gece dükkânı kilitledim,yazdıklarımı birleştirip içerde kendi kendime gösteri yaptım. Yaklaşık otuz dakika sürdü. Kaybedecek neyim var ki… Kültür ve Sanat Evi’ne başvuruda bulundum. Başvuru dediysem öyle nüfus cüzdanlı ikametgâhlı bir şey değil. Geçtim Müdür’ün karşısına “Ben stand-up gösterisi yapacağım.” dedim. Yüzüme bakıp “Olabilir.” dedi iyi mi!“Şöyle sahneye geçip başlayın.” dedi. Gösterimi yaptım, baktım Müdür ara ara gülüyor. O güldükçe coştum ki ne coşma. Neyse gösterim bitti, Müdür dedi ki şu gün şu saat salon sizindir. Duyuruyu siz yapacaksınız.

***

Ağır bir hastalığın uzun süren nekahet döneminden yeni çıktım. Yavaş yavaş yürümeye başladım. İnsan dışarı çıkıp gün ışığını, gökyüzünü, toprağı görünce yaşadığını anlıyormuş. Bir de insan görünce. Geçen gün kendimi zorlayıp ayağımı sürüyerek mahalledeki Kültür ve Sanat Evi’ne gittim. Bir oğlan saz çaldı, bir kız türkü söyledi. Çok güzeldi. Sazla türküden daha güzel olan, o gencecik insanların bir şeyler başardığını görmek, tatlı heyecanlarını paylaşmaktı. Sonra resim sergisi varmış, ona da gittim. Hayatımda ilk defa kara kalem çalışması gördüm. Resimleri bir kadın yapmış, ona birkaç soru sordum. “Acaba ben de yapmak istesem ne tavsiye edersiniz, şu tablonuzu ters mi astınız yoksa ben mi anlayamadım cahilliğime verin?” dedim. Giyinip kuşanmış, çok hoş ve zarifti. Üşenmedi bir bir anlattı. Evden son çıkışımda da stand-up gösterisi mi ne varmış, ona gittim. İlk kez stand-up yapılacağı için millet merakla salona akın etmişti. Ayakta dikilip izledik. Çok beğenmedim ama herkes katıla katıla gülüyordu. İnsan görmek iyi geldi. Hem bu kez daha rahat yürüdüm. Adamı da ayıp olmasın diye alkışladım. Sahneden ayrılırken duygulanıp ağladı. İnsan işte, insan insandan uzaklaşıp bir odaya hapsolunca insanın değerini daha iyi anlıyor. İnsan halinden de anlıyor.

***

İşte size hayalimi yazdım. Biz Türk toplumu yalnızlığı sevmeyen, eş dost akrabaya düşkün, sıcak kanlı insanlarız. Özellikle doğudaki taşra kentlerinde yaşayanlar Avrupa halkları gibi bireyselleşip ait olduğu toplumdan soyutlanmadı. Fakat bir araya geldiğimizde acaba nasıl vakit geçiriyor, neler yapıyoruz? Gerçekten sosyalleştiğimizi, işe yarar şeyler yapıp eğlendiğimizi söyleyebilir miyiz, yoksa zamanımızın çoğunu boş gevezelikler ve dedikoduyla mı geçiriyoruz?

Bahsettiğim Kültür ve Sanat Evleri taşra kentlerinde seçilecek pilot bölgelerde denenip verim alınıyor mu diye takip edilebilir. Vatandaş boş vaktini tarikatlarda şeyhin elini eteğini öpüp onun kulu kölesi olmak yerine, bu merkezlerde geçirebilir. Bir düşünün, neden olmasın.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:

1976 Sivas doğumludur. Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi veİdari Bilimler Fakültesi İşletme mezunudur. Yazmak dışında herhangi bir işle meşgul olmamıştır. İlk romanı “Kasaba” 2017 yılında yayımlanmıştır. Roman 1980 ihtilalinden bugünün Türkiye’sine değin geçen süreyi hikâye eder. Yer yer büyülü gerçeklik unsurları ile yer yer distopik bir evren gözlenir. İkinci romanı “Eşikte” 2019 yılında yayımlanmıştır. Tipik bir post modern romandır. Konusu sosyal medyada çocuk tacizidir. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğini almış, yüz kütüphaneye dağıtılmıştır. Üçüncü romanı “Kesit” 2020 yılında yayımlanmıştır. Tarikat yaşamını hikâye eder. İlk ve tek öykü kitabı “Kestane’nin Düşü” 2022 yılında yayımlanmıştır. Toplamda yedi öyküden oluşur. Öykülerin konusu; yaşlılık, yalnızlık, yozlaşmış gelenekler, siyasi iktidarın toplumsal baskısı, işsiz öğretmenler, cemaate teslim edilmiş fakir öğrenciler, ölüm ve kabul ediliş biçimidir. Son kitabı, siyaset araştırma ve inceleme konulu “Ulak” 2023 yılında yayımlanmıştır. Kitapta ülke siyasetinin yanı sıra kitap analizleri, gezi, anı ve denemeler de yer almaktadır. Çeşitli gazetelerde gündem ve siyasete dair köşe yazısı yazmaya devam etmektedir.