Sen ölümün ne olduğunu biliyor musun ? | Mine Bay Yazdı

Sen ölümün ne olduğunu biliyor musun ? | Mine Bay Yazdı
Yayınlama: 07.02.2024 15:49
A+
A-

Üstüne düşen tavan ne bir milim kıpırdamasına ne de çabucak, acı çekmeden yaşama veda etmesine izin veriyordu. Şu durumda onu en çok rahatsız eden şey, terli alnına yapışıp görüş alanını kapayan kızıl saçlarıydı. Yatak odasının sokağa bakan dış cephesi uçmuş, tavanın çökmemiş kısmında asılı kalmış uçuşan perdelerin ardından gün ışığının yükseldiğini az da olsa görebiliyordu. Kafası tam o yöne doğru dönüktü. Eğer saçım olmasa güneşin doğuşunu izlemem işten bile değil, diyordu. Sabırla açık havanın terli alnını kurutmasını bekledi. Ardından alt dudağını öne doğru çıkarıp tüm gayretiyle yukarıya doğru üfledi. Saçları biraz yana kaymıştı. Şimdi güneşin yavaş yavaş yükselişini görebiliyordu. Ayaklarının ezilip kopmuş olabileceği fikrini defetti, kulaklarını derinden gelen inilti ve çığlıklara kapadı, transa geçip gözlerini hiç kırpmadan huzur veren bir dinginlikle güneşi izledi. Gün, kızıl turuncu gözlerine yansıyıp yükseldi. Bu ânı tüm hücrelerine hapsetti. Ardından bağırmaya başladı. Feryat edip canhıraş kurtarın beni diye haykırırken, sıkışıp kaldığı yatakta bedenine can gelmiş, biraz ısınmıştı. Ara ara susuyor, gücünü topladıktan sonra avazı çıktığı kadar bağırıp yardım istiyor, bazen ismini söyleyip “Afşin Ata burada!” diyordu. Yarım saat sonra sesi kısılmıştı, iyice güçten düşmüştü. Hayatı boyunca hiç bu kadar üşümemişti. Gayri ihtiyari ellerini ağzına dayayıp nefesiyle ısınmak istiyordu.Üzerine yattığı sağ kolundan hiç ümit yoktu, sol kolunu azıcık oynatabiliyordu. Yine de parça parça yok oluşunu hissedebiliyordu. Gözleri ağır ağır kapanırken tam önünde bir çocuk kolu gördü. Kol sağa sola hareket ediyor, küçük beyaz parmaklar kıpırdıyordu. Gözlerine inanamadı. Hey, küçük dostum iyi misin, diye seslendi. Çocuk ağlayarak çıkamıyorum, dedi. Göçük altında kalan, soğuktan donmaya başlayıp hissizleşen Afşin aniden canlandı. Kanı tüm bedenine hücum etti. Yalnız değilmişim, diye mırıldanırken hem mutlu hem de dünyanın en bedbaht insanıydı. Yumuşak, güven veren bir sesle konuşup çocuğu sakinleştirdi. Kaç yaşındasın, ismin nedir diye sordu, bir yandan da meslek refleksiyle çocuğun iç kanaması, kırığı olup olmadığını, genel durumunu düşünüyordu. Muayene ettiği çocuklar gözlerinin önüne geldi. Nesi olabilir, ne kadar dayanabilir, sağ salim kurtulabilir mi diye alıp verdi. Çocuk, Doktor Afşin’in sorularını eksiksiz cevapladı.

“Altı yaşındayım, ismim Çiçek, midem bulanmıyor, bir yerim acımıyor, kıpırdayabiliyorum, şimdi kalkıp oturdum, burası çok karanlık, hiçbir şey görmüyorum, üşüyorum.” dedi. Her cevaptan sonra hıçkırarak ağlıyordu. Kolunu, salladığı yarıktan çekmişti.

Küçük kız soruları cevaplarken Afşin ona kafasında çabucak bir görüntü çizmişti. Çiçek tombul yanaklı, iri yeşil gözlü, fincan gibi ağzı burnu olan, kestane rengi saçları kıvır kıvır omuzlarına dökülen bir çocuktu. Oturduğu yerde, az önce kolunu sarkıttığı daracık yarığa kafasını uzatarak, senin adın ne, dedi. Benim adım Afşin, deyip sustu. Çaresizlik içinde ne yapması gerektiğini düşünüyordu. Fakat bu uzun sürmedi, Çiçek ağlamayı bırakmıştı, şimdi oldukça cana yakın ve konuşkandı. Anaokuluna gittiğini, etkinlikte oyun hamurundan yaptıkları zürafayı, arkadaşlarını anlatıyor, arada buradan ne zaman çıkacağım, annemle babam nerede, diye soruyordu.

Afşin, “Amerikan filmlerinde anne-baba her türlü sıkıntıyı çocuktan gizler, peşlerinde azgın bir katil olsa bile kaçıp saklanmayı güya büyük bir fedakârlık ve bilgelikle oyunmuş gibi sunarlar. O kadar klişe ve yapmacıktır ki. Sanki çocuk tehlikeyi sezemeyecek, nefes nefese kalmış hatta yaralanmış anne- babasının oyun oynadığını sanacak. Enkazın altında sıkışıp kalmayı oyunmuş gibi sunamam. Ona boş ümitler veremem. Bin tane yalan söylesem de inanır mı? İnanırsa ne kadarına inanır. Hayır, sadece inanmış gibi yapar. Yalanımı yüzüme vurmak için de madem tüm bunlar oyunmuş, sıkıldım, buradan çıkmak istiyorum diye tutturur. Çocuk her şeyi anlar her şeyi hisseder, sadece olan biteni çocukça bir saflıkla alıp kabul eder hepsi bu. Ona ne durumda olduğunu söylemeliyim. Hem çok umutlanmamalı hem de çok çaresiz hissetmemeli. Hem çok korkmamalı hem de çok cesur olmamalı.” diye düşündü. Bir mumya gibi yattığı yatakta söyleyeceklerini tasarladı.

“Eminim bir kelebek kadar güzelsindir. Çiçeklere konan kelebekleri hiç gördün mü?” dedi.

Çiçek: “Boyama kitabında gördüm.” dedi.

Afşin: “Piknikte, yol kenarında, dışarda herhangi bir yerde çiçek gördün mü?” dedi.

Çiçek: “Babamla çiçekçiye gidip anneme çiçek almıştık. Çiçekçi dışardaydı, o sayılır mı?” dedi.

Afşin: “Sayılmaz.” dedikten sonra, “Tahmin ettiğim gibi apartmanda büyütülmüş, toprak, çiçek, kelebek görmemiş bir çocuk. Tıpkı sadece kesileceği zaman ahırdan çıkarılan danalar gibi. Bu çocuk da okula, marketlere, alışveriş merkezlerine gitmek için dışarı çıkarılmış olmalı, ah ne yazık.” diye düşündü. “Neden orada sıkıştığını, neden karanlık olduğunu biliyor musun? Neler oldu, bana anlat.” dedi.

Küçük kız hıçkırarak ağlamaya başladı. Afşin yine de konuşmaya devam etti. “Ev sallandı, hem de çok sallandı değil mi” dedi. Çiçek hem ağlıyor hem de söylenenlere başını sallayarak onay veriyordu. Afşin: “Sonra büyük bir gürültü koptu ve duvarlar yıkılmaya başladı.” dedi.

Küçük kız burnunu çekti, sesi titreyerek, kelimeleri uzatarak: “Hayır, öyle olmadı.” dedi. Kısa bir süre bekledi, ardından konuşmaya devam etti. “Babam evde yoktu, ikisi kavga ettiler. Annemle yatıyordum, babam gelir diye hiç uyumadım, uyurmuş gibi yaptım. Annem beni öpüp tuvalete gitti. Duvarlar sallanmaya başladı. Yataktan düştüm, sonra duvarlar üstüme yıkıldı.” dedi.

Afşin: “Deprem oldu.” dedi.

Çiçek tekrar edip: “Deprem oldu.” dedi.

Afşin: “Sence buradan kurtulabilir miyiz, ne düşünüyorsun?” dedi.

Küçük kız ağlayarak: “Ben çocuğum, sen büyüksün. Acıktım, tuvaletim geldi.” diye sızlandı.

*

Bazen birlikte, bazen de bir oyunmuşçasına sırayla bağırıp yardım istiyorlardı. Çiçek Afşin’i taklit edip adıyla soyadını haykırıyordu, ara sıra babası ile annesinin ismini de söylüyordu. Hatta “Acıktım!” diye feryat ettiği bile oluyordu. Yanında, daha doğrusu tam aşağısında bir yetişkin olması ona güç ve güven veriyordu.

Genç adam: “Çok yoruldun, biraz dinlen, uyumaya çalış. Benim gibi sesin kısılmasın, daha sonra yine bağırır yardım isteriz. Enerjimizi hemen tüketmeyelim. Hem durmadan bağırırsak çok acıkırız.” dedi.

Çiçek, tamam, deyip karanlık kutusuna usulca uzandı, bir kolunu başına yastık etti. Diğer kolunu yarıktan uzatıp minik elini açıp kapadı. Afşin’in gözleri doldu, yutkunarak ele bakakaldı. Acı içinde hızla soluk alıp verirken hareket etmek, küçük kızın elini boşta bırakmayıp tutmak için kıvrandı. Bir kez daha kara betona mağlup oldu. Buz tutmuş dudaklarına ılık gözyaşları süzüldü, “Neyse ki çocuğa çok fazla soru sormadım. Sadece durumunu kavramasını sağladım. Gelip kurtaran olmazsa yarına kalmaz ölürüz. Bağ kurmamak en iyisi. Sonumuz yaklaştığında ikimiz de daha az acı çekeriz. Ben onun rehberiyim o kadar.” diye mırıldandı.

Çocukları muayene ederken onlarla göz teması kurmamasının, soğuk ve mesafeli davranmasının sebebi de buydu. Genç adama göre dünyadaki en kötü şey sevgiydi, acıdan başka şey getirmezdi. Sevgi öylesine güçlü bir duyguydu ki sevgiliye, çocuğa, hayvana hatta şırıl şırıl akan dereye, masmavi gökyüzüne, mis kokulu çimene bile sevgi beslerken dikkat etmeli, haddi hududu aşmamalı, mutluluk tuzağına düşüp aldanmamalıydı. Çünkü sevgili terk edebilir, çocuk ölebilir, hayvan canilerce katledilebilirdi. Sonra yaşam sevinci veren ağaca, çiçeğe, suya ve toprağa duyulan sevgiyle insan hayata fazlaca bağlanabilir, gün gelip şu güzel âlemden ayrılıp gitme fikri, yani ölüm fikri onu perişan edebilirdi. Sevmek beraberinde kaybetmek demekti. En büyük bozgun, sevmek denen belanın ardından gelirdi.

Gecenin kör vakti depremde yıkılan şehir, neredeyse yeni günü yarılamıştı. Bir kişi, on kişi, yüz kişi, bin kişi değil, aynı anda milyonlarca insan karanlığa gömülmüş, aynı şaşkınlığı aynı kaderi paylaşıyordu. Yüz binlerce insan temeli çürük, kolonu, kirişi, demiri eksik; ebeveyn banyosu, giyinme odası, ankastre mutfağı, ışıldayan bataryaları olan süslü evlerinin altında kalmış, binlercesi kurtarılmayı bekliyordu. Deprem bölgesinde, yardım isteyen haykırışlar dışında ses seda yoktu. Ne yaparsanız yapın, şu kış kıyamette mümkünse çabucak ölün, böylelikle daha az acı çekersiniz dercesine bölgeye kurtarma ekipleri gelmiyordu. Artvin’in köyünde yaşayan birinin, sabah kahvaltısında ne yediğini onu tanımayan Muğla’daki sosyal medya kullanıcısı izleyebiliyor, gelişmiş teknoloji, iletişim araçları ve bilim, nedendir bilinmez, ülkeyi yöneten siyasi iktidara yardımcı olamıyor, belki de vurdumduymazlık, cehalet ve saf kötülükten ötürü bir kenara itiliyordu.

*

Öğlene doğru soğuk biraz kırılmıştı. Titreyerek uykuya dalmak üzereydi ki burnuna kekremsi bir koku geldi. “Çiçek’in tuvalet işi tamam, keşke yiyecek de olsaydı.” dedi. Vakit bir türlü geçmiyor, üzerindeki duvar her saniye ağırlaşıyor, göğsünde şiddetli ağrı hissediyor, nefes alıp vermek büyük bir zahmete dönüşüyordu. Aklından bölük pörçük onlarca şey geçiyordu. Onları düzene sokup birleştirerek anlamı olan düşüncelere, tamamlanmış görüntülere dönüştürüp bu düşünce ve görüntülerle oyalanırken, ağrısından, yarım yamalak alıp verdiği nefesinden uzaklaşacaktı. Doya doya derin bir nefes alıp verse düşünceleri ehlileşecek onlara söz geçirebilecekti. Çığlık çığlığa dört tarafa yayılan karanlık şekilsiz kâbuslardı. Yine de sakinleşmeye çalıştı. Kendi kendine Çiçek’in eline bak, eline bak, diye mırıldanmaya benzer anlamsız sesler çıkardı. Gerçekten yarıktan sallanan kola, ara sıra kıpırdayan minik parmaklara bakmak iyi gelmişti. Rüya görüyor olmalı, diye düşündü.

Aniden düşünceleri, okyanusta kaybolmuş, gece vakti ağır ağır bir bilinmeze sürüklenen büyük, eski bir gemi gibi gıcırdadı. Hemen sonra yer beşik olup sallandı. Büyük bir deprem daha olmuştu. Kükreyerek yıkılan binaların, çığlık atan insanların sesi geliyordu. Üzerindeki duvar şiddetli sarsıntıda on santim yana kaymış, ona kıpırdayacak kadar yer açmıştı. Neredeyse dokuz saat boyunca sağ yanının üzerine yatıyordu. Yavaşça sırt üstü döndü. Sağ yanağını, sağ kolunu, sağ bacağını hissetmeye başlamıştı. Nefes alırken yine zorlanıyordu fakat eskisinden iyi durumdaydı. Başını hafifçe kaldırıp belden aşağısına baktı. Hiçbir şeyim yok, belki birkaç kaburgam kırık, diye düşündü. Ya yarık kapandı, çocuğun kolu sıkıştıysa diye dehşet içinde yukarıya baktı. Yarık daha da büyümüştü. Öyle ki biraz daha yeri olsa kafasını dayayıp çocuğu görebilirdi. “Çiçek, iyi misin! diye seslendi. Çocuk korkmuş, zor duyulan titreyen bir sesle: “Deprem oldu.” dedi. Ardından yatağına sığmayan küçük bir çağlayan olup coştu, avazı çıktığı kadar bağırdı. “Annemi istiyorum, annem tuvaletten ne zaman çıkacak, babam gelsin!” diye ağlamaya başladı.

Afşin onun aksine alçak bir sesle sakin şekilde: “Ben sana ne demiştim küçükhanım, belli ki unutmuşsun? dedi.

Çiçek mızmızlanarak: “Ne demiştin Afşin?” dedi.

Afşin: “İlk başta apartman sallandı, hem de çok sallandı, sonra büyük bir gürültü koptu ve duvarlar yıkılmaya başladı demiştim. Sen orada sıkışıp kaldığına göre annen de tuvalette ya da antrede sıkışmış olamaz mı? Düşün, lütfen mantıklı şekilde düşün. Anneni istemen onun geleceği anlamına gelmez. Baban da öyle. Her ikimiz de şu anki durumumuzu kabullenmeliyiz. İtiraz edip bağırıp çağırmak, ağlamak hiçbir şeyi değiştirmez.”

Çiçek elinin tersiyle burnunu silerken kafasıyla onay verip tamam, dedi. Yine de hıçkırıklarına hâkim olmakta zorlanıyordu.

Çiçek, Afşin’in kafasında kurduğu gibi tombul yanaklı, iri yeşil gözlü, fincan gibi ağzı burnu olan, kestane rengi saçları kıvır kıvır omuzlarına dökülen bir kız çocuğu değildi. Beyaz tenli, siyah gözlüydü. Kibar, düzgün yüz hatlarını küçük biçimli çehresi tamamlıyordu. Zayıftı, kurumuş karahindibanın havada uçuşan pamukları gibi narindi. Küt kesimli siyah düz saçları, alnını kaplayan kâkülüyle Elizabeth Taylor’un oynadığı Cleopatra’yı andırıyordu.

Afşin söylemek istediklerini korkarak ve sanki kızgın bir sobaya yaklaşırmışçasına temkinli şekilde kafasında tekrar tekrar evirip çevirdi, düşünüp taşındı. Beyninde ne kadar da zalimsin, diyen ses yankılanırken cesaretini toplayıp: “Bizi bulup kurtarabilirler ya da bize ulaşamayabilirler, her şeye hazırlıklı olmalıyız.” dedi.

Çiçek gözlerini açarak: “Bizi bulamazlarsa ne olur Afşin, ölür müyüz?” dedi

Afşin’in boğazına koca bir yumruk oturdu. Yattığı yerde göğsü azgın bir denizde kabaran dalga misali şişti. Ağır ağır nefes verirken: “Sen ölümün ne olduğunu biliyor musun?” dedi.

Not: 6 Şubat’ta hayatını kaybedenlerin anısına…Henüz yayımlanmamış romanımdan küçük bir bölüm içerir. 

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:

1976 Sivas doğumludur. Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi veİdari Bilimler Fakültesi İşletme mezunudur. Yazmak dışında herhangi bir işle meşgul olmamıştır. İlk romanı “Kasaba” 2017 yılında yayımlanmıştır. Roman 1980 ihtilalinden bugünün Türkiye’sine değin geçen süreyi hikâye eder. Yer yer büyülü gerçeklik unsurları ile yer yer distopik bir evren gözlenir. İkinci romanı “Eşikte” 2019 yılında yayımlanmıştır. Tipik bir post modern romandır. Konusu sosyal medyada çocuk tacizidir. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğini almış, yüz kütüphaneye dağıtılmıştır. Üçüncü romanı “Kesit” 2020 yılında yayımlanmıştır. Tarikat yaşamını hikâye eder. İlk ve tek öykü kitabı “Kestane’nin Düşü” 2022 yılında yayımlanmıştır. Toplamda yedi öyküden oluşur. Öykülerin konusu; yaşlılık, yalnızlık, yozlaşmış gelenekler, siyasi iktidarın toplumsal baskısı, işsiz öğretmenler, cemaate teslim edilmiş fakir öğrenciler, ölüm ve kabul ediliş biçimidir. Son kitabı, siyaset araştırma ve inceleme konulu “Ulak” 2023 yılında yayımlanmıştır. Kitapta ülke siyasetinin yanı sıra kitap analizleri, gezi, anı ve denemeler de yer almaktadır. Çeşitli gazetelerde gündem ve siyasete dair köşe yazısı yazmaya devam etmektedir.
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.