Toz’u Yazarken – Mine Bay Yazdı

Toz’u Yazarken – Mine Bay Yazdı
Yayınlama: 22.05.2024 16:50
A+
A-

Ocak ayında “Ulak” çıkmıştı. Yaklaşık dört yüz sayfaydı. Çok yorulmuştum, yay gibi gergindim. Söyleneni anlamıyor, anlaşılır şeyler söyleyemiyordum. Yazma konusunda şu hayattaki büyük destekçim Filiz Çevik Atasoy endişeliydi. Beni herkesten iyi tanır, neler yapabileceğimi ve sınırlarımı bilir. Çünkü bugüne değin yazdığım ne varsa büyük bir merakla önce o okumuş, bunların üzerinde kafa yormuştur. İnsan yazarken kâğıda ruhunu döker, bu sebeple beni en derin şekilde bilmesi normal değil midir? Endişesine gelince,“Ulak” bir kitaptı, hem de oldukça hacimli bir kitaptı kitap olmasına ama bir roman değildi. Bir yıl geçti ya eli soğumuşsa ya kafasında dönüp duran hikayeler tükenmişse diye korkuyordu. Bozuk Türkçesiyle artık yeni bir romana başlaman lazım, diyor başka şey demiyordu.Genelde mesaj atar. Mesajlarında da artık yeni bir romana başlaman lazım yazıyordu. Yazdıklarını okurken bozuk ama şirin Türkçesi canlanıp kulaklarımda patlıyor, gülümseyerek, yazayım yazmasına da nasıl, öylesine tükendim ki diyordum.

Bir ay sonra,altışubatta büyük deprem oldu. Kızgın yer ayaklandı, paçalarından toprak, taş yuvarlayıp on bir şehri yerle bir etti. Binlerce insan öldü. Ve binlerce insan kurtarma ekipleri gelmediği için ölmek zorunda kaldı. Kara gözlü çocukların toza bulanmış solgun yüzleri rüyalarıma girdi. Bir ay boyunca sosyal medyadan yana yakıla ebediyete yolculuk edenleri, kahrolmuş kalanları gözledim. Martta yeni romana başlamaya karar verdim. Depremi anlatan bir hikâyeyazacaktım fakat ne yazacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Nasıl olsa bilgisayarı kucağıma alınca ve bir müddet klavyeye boş boş bakınca yazacak bir şeyler bulacaktım. Bu hep böyle olmuştu. Diğer yazarların ballandıra ballandıra anlattığı taslak çıkardım, şu kadar gün sürdü, şöyle önemli, böyle iyi oldu türünde bir şey hiç yapmadım. Zaten taslak nasıl çıkarılır onu da bilmiyorum. Benim yazmaya başlama sürecim oturup ekrana bakma, sonra tuşlara basmaşeklinde gerçekleşiyor. Kafamda sadece hikâyeninkonusu oluyor o kadar.

Hayal gücüm ve kurgulama tekniğim konusunda pek kaygılanmasam da gergindim. Şöyle düşünüyordum: Evet, yazmakta yetenekliyim. Bahşedilmiş bu yeteneğe karşılık ölen binlerce insana, toza karışan on bir şehre sorumluluğum ve büyük borcum var. Bugüne kadar ne istediysem onu yazdım, keyfime göre hareket ettim fakat büyük deprem diyor ki madem kalem oynatabiliyorsun beni yazmakla mükellefsin. Eğer bunu yapmazsan en büyük hainsin.

Her şeyden önce çok ama çok iyi yazmalıydım öyle ki dikkat kesilmeli, her sözcükte elim de ruhum da titremeliydi. On bir şehrin yaşadığı felaketi her sabah kalkıp bir kez daha, bir kez daha, bir kez daha… yaşamalı roman bitene dek o cehennemin içinde eriyip yok olmalıydım.Hikâye gelecek nesillerin bugünü en iyi şekilde anlamasını sağlamalıydı. Hikâye deprem unutulsa da yaşanan onca acıyı hatırlatmalıydı. Edebi yönü yüksek olmalı, benzetmeler, metaforlar tam yerine oturmalı, etkileyici olmalıydı.

İşte bu sorumluluk ve bu duyguyla on martta dördüncü romanım Toz’u yazmaya başladım. Askeri disiplinle her sabah sekiz buçuk civarı bilgisayarın başına geçip odaklanıyor, bir memur gibi çalışıp hikâye üretiyor, saatlerce yazıyor, öğleden sonra bire, ikiye kadar hiçbir şey yemiyor, zihnim fazlaca uyarılırsa hikâyeye aksi tesiri olabilir diye kahve, çay dahi içmiyor, açlığımı su ile geçiştiriyordum.

Kendime biçtiğim bu görev o kadar önemliydi ki akıl almaz bir taşkınlıkla hikâyeye kilitlenmiştim. Hasta olursam diye ödüm kopuyordu çünkü o zamanyarattığım onca karakterden ayrı kalacak, elim de aklım da soğuyacaktı. Yaklaşık iki yüz on gün boyunca aynı duvar karşısında, aynı tavan altında yazdım ve bir gün değişiklik istedim. Roman sonlara doğru yaklaştıkça benim için tehlikeli bir hâle büründü. Delireceğim varsa da geciktiririm, hem farklı bir yer iyidir deyip mahalledeki kafeye gitmeye karar verdim. Eve yakındı ama yürüyerek gidersem, gözüm tepemdeki kuşa, aklım kanadına takılıp uçar gider,inşa ettiğim evrenden koparım endişesiyle tutup arabayla gittim. Bir deyürürken kafam pek yaman, hayal gücüm deli gibi işler. Hayal gücüm yedi aydır hizmet ettiği hikâyeden yoruldu,tutar dinlenmek için bambaşka bir hikâyeye kayar diye iki adımlık yol için tekerlek sürdüm.

Her şey planladığım gibi gitti. Hiç ara vermeden, bir aksilik yaşamadan romanı bitirdim. Yaklaşık iki ay önce Sonçağ Yayıncılık’tan çıktı.

Ve bir kez daha uzun bir hikâyeyi kurgulayıp yazarken karakterler, olaylar tıpkı bir film şeridi gibi gözümün önünden akıp gitti. Tren vagonları gibi ardı ardına kaleme dökülen cümlelerle yavaş yavaş bina edilen kitap bitip okuyucuya sunulduğunda hikâye tekrar canlandı. Film tekrar akmaya başladı. Bir hikâye, pek çok okuyucunun beyninde çeşit çeşit şekle büründü. Bir hikâyebin farklı hikâye oldu, bin kez dirildi. Son romanım “Toz” çıktı, haber vermek istedim.

Kitabı edinmek için TIKLAYIN 

Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme mezunudur. Yazmak dışında herhangi bir işle meşgul olmamıştır. İlk romanı “Kasaba” 2017 yılında yayımlanmıştır.1980 ihtilalinden bugünün Türkiyesine değin geçen süreyi hikâye eder. Yer yer büyülü gerçeklik unsurları ile yer yer distopik bir evren gözlenir. İkinci romanı “Eşikte” 2019 yılında yayımlanmıştır. Tipik bir post modern romandır. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğini almış, yüz kütüphaneye dağıtılmıştır. Üçüncü romanı “Kesit” 2020 yılında yayımlanmıştır. Tarikat yaşamını hikâye eder. Tek öykü kitabı “Kestane’nin Düşü” 2022 yılında yayımlanmıştır. Toplamda yedi öyküden oluşur. Siyaset araştırma ve inceleme konulu “Ulak” 2023 yılında yayımlanmıştır. Kitapta ülke siyasetinin yanı sıra kitap analizleri, gezi, anı ve denemeler de yer alır. Deprem konulu son romanı “Toz” 2024’te yayımlanmıştır. Medya Siyaset Kanalı’nda kitap analizi programı yapmaya, çeşitli gazetelerde gündem ve siyasete dair köşe yazısı yazmaya devam etmektedir.
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.