Bir yanılgı, bir itiraf, bir asalet – Hakan Paksoy Yazdı

Bir yanılgı, bir itiraf, bir asalet – Hakan Paksoy Yazdı
Yayınlama: 22.07.2026 20:37
A+
A-

Size bir hikâyem var. Bilirsiniz hikâyeler “Evvel zaman içinde” diye başlar. Yine böyle başlıyor ama “Deve tellal iken… ” diye uzun bir girişle devam edenlerden değil. Evvel zaman içinde ama çok çok evvelde de değil. 24 yıl önce başladığı söylenen Yeni (!) Türkiye’den biraz önceki döneme, Eski Türkiye’ye ait bir hikâye.

O eski Türkiye; şimdilerde kürsülerden, ekranlardan “Sınıflarda soba bile yoktu, kitaplar aylarca gelmezdi.” diye anlatılan o karanlık ülke de değil. Geçmişi sadece kötüleyerek bugünü aklamaya çalışanlar, Peter Pan’ın “Varolmayan Ülke (Neverland)”sini anlatıyor olsa gerek.

Neyse, biz hikâyemize dönelim…

Anlatacaklarım yaşanmış bir olay. Ben önce bir ağabeyimden dinledim. “Yazmak lazım” dediğimde, teferruatı öğrenmek için yaşayanın telefonunu aldım. Görüşüp notlar aldım. Bu birkaç ay önce oldu. Yazmak için zamanını bekledim. Artık zamanı geldi. Niçin zamanın yeni geldiğini hikâyenin kahramanını duyunca anlayacaksınız. Küçücük bir ipucu: Bu hafta ve önümüzdeki günler Türk milleti için önemli günler. Hani, kahraman Ordumuz Kıbrıs Türkleri için Ada’ya gitti ya…

Eski Türkiye’nin insanları

Hikâyenin geçtiği günlerden biraz daha önceki dönemdeki Eski Türkiye’de; fikrî namusu olan, siyasi namusu olan insanlar çoğunluktaydı.

Çocukluktan ilk gençliğe adım attığımız yıllarda deli taylar gibiydik. Bazen bir gözümüz bazen de iki gözümüz kapalı ileriye atıldığımız olurdu. Böyle günlerde daha çok kızdığımız siyasiler, onlardan daha az okulumuzdaki öğretmenlerimiz ya da mahalledeki Mehmet amca veya Hatçe teyze… Kızardık kızmasına da içten içe de saygı duyardık. Büyüklerimiz bu saygıyı bize öğretmişler, erdem olarak ruhumuza işlemişlerdi.

Filmlerimizde hep, düşmanın ya da hasmın mertiyle kavga etmenin daha zevkli, daha kahramanca olduğunu seyrederdik. Romanlarımız da öyleydi.

Kaleyi alan komutana yardım eden içerideki casus iş birlikçiden komutan da biz de nefret ederdik. Arkadaşlarını satandan adam mı olurdu?

İşte geçmişin o harala gürele günlerinde, her şeye rağmen insanların çoğu böyleydi. “Çoğu” diyorum çünkü bir kısım farklı olanlar da vardı elbette. İnsandı netice itibarıyla. Yaratılıştan eksiğiyle, fazlasıyla, zaafıyla ya da zayıflıklarıyla vardı. Ama erdemli olmak hâkimdi genele. Yani anlayacağınız toplumda, dolayısıyla fikir ve siyaset dünyasında erdemlilik çok daha görünür hâldeydi. Bu özellik de gerektiği hâllerde istişare ve uzlaşıyı daha kolay sağlıyordu.

Yeni (!) Türkiye’de bu sahalarda aradığımızı bulmak için Diyojen’in Feneri’yle dolaşmak gerekiyor. Bulmak da neredeyse imkânsız gibi… Yeni (!) Türkiye başkalaşmış bir zaman diliminde yaşanıyor sanki. Daha doğrusu Türkiye başkalaştırılmaya çalışılıyor da ondan “yeni” deniyor galiba.

Anlatacağım, daha başkalaşmaya başlanmamış döneme ve insanlara dair. O Eski Türkiye’deki bir siyasiye ait. Sadece Kıbrıs Türkleri için aldığı siyasi sorumluluk dahi onun saygıyla anılmasına yetecek bir husus bence. Kim mi o siyasi? Zaman zaman “Kıbrıs Fatihi” diye de anılan Eski Başbakanımız Bülent Ecevit.

Almatı’da bir karşılaşma

Bu hatıranın sahibi Ömer Bilgen. Daha annesinin karnındayken Çin zulmünden ötürü yurdundan ayrılan Doğu Türkistanlı bir Kazak Türkü. O zorlu yolda doğmuş. Keşmir’de göçmen evinde kalmışlar. Ömer Bey üç yaşındayken, 1953’te Türkiye’ye gelmişler. Çin zulmünden Batı Türkeli’ne gelen bir ailenin çocuğu.

Önce İstanbul Zeytinburnu Göçmenevi’ne yerleşmişler. Sonra da Kayseri Sultansazlığı Musahacılı köyüne. Yüksek tahsilini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Türkoloji bölümünde yapmış. 12 Eylül öncesi şartlarda okumuş anlayacağınız. Şimdi Kazakistan’ın Almatı şehrinde yaşıyor. Bir Kazak Türkü ile evlenip oraya yerleşmiş.

Ömer Bey bir gün, Bülent Ecevit’in Almatı’da olduğunu, Dostluk Oteli’nde kaldığını duyar. Öğrencilik yıllarından içinde kalan hususlar vardır. Hem eski başbakanını ziyaret edecek hem de sormak istediklerini soracaktır.

Gittiğinde merhum Ecevit lobide Hikmet Çetin ile sohbet ediyordur. Kendini tanıtır, izin ister ve yanlarına oturur.

Geçmişte Harp Okulu öğrencisi olan yakın arkadaşlarıyla ilişkisi sebebiyle Aydınlık Gazetesi’nde ismi çıkmıştır. Ayrıca “Harp Okulu’ndan atılan” diye Bülent Bey’e adı verilmiştir. O da TBMM’de bir konuşmasında adını söyler. Bunları hatırlatarak, “Sizin buraya gelmenize şaşırdım efendim.” der.

Bir erdemlilik abidesi

Merhum Başbakan’ın cevabı bir erdemlilik abidesidir. Ömer Bey’le ilk karşılaşmasıdır. Hatta geçmişten hesabı olan birisi de denebilir. Kızmaz. “1980 darbesi Türk tarihiyle daha geniş ilgilenebilmeme vesile oldu. Buralar bizim ana vatanımız.” anlamında cümlelerle cevap verir.

Sohbet koyulaşır. Ömer Bey ailesinin yaşadıklarını ve Doğu Türkistan davasını anlatır. Sabırla dinler ve “Siz haklıydınız. Ben de buraya gezip görmeye geldim. Semerkant’a, Buhara’ya da gideceğim.” der.

Ömer Bey’in aklında kalanlar bunlardı. Bu kadarı bile fikrî namusu olan erdemli birisini işaret ediyordu. Değişebilen, değişmesini anlatabilen ve geçmişte bazı yaptıkları için “yanlıştı” diyebilen bir siyaset ve fikir adamı.

Eski Türkiye; yanılgılarını fark ettiğinde düzeltebilen ve bunu söyleyebilen erdemli insanların ülkesiydi. Yöneticileri de öyleydi. Yeni (!) Türkiye’de ise ideolojik hırs ile hedefine koşan, milleti ve Türkiye’yi başkalaştırmaya çalışan yöneticiler var. Eski Türkiye ile yeni (!) arasındaki en büyük fark bu sanırım.

Hikâyemiz burada bitiyor. Hani hikâyeler “Gökten üç elma düşmüş. Biri dinleyenin başına, ikincisi anlatanın başına, üçüncüsü de masalın kahramanının başına” diye biter ya, biz değiştirelim. Elmanın üçü de ülkede yaşayanların başına düşsün de, Newton’un elması gibi akılları başa getirsin diyelim.

Millî Düşünce Merkezi Genel Başkanı