BOP’un Türkiye’yi Bölme Planı – Hatice Topçu Yazdı

Otoriterleşme derinleşiyor. Anayasa değişikliği yeniden ısıtılıyor. Üstelik bu sefer ki değişikliğin referandumsuz yapılması hedefleniyor. Bu yüzden milletvekili transferleri hız kesmiyor. Özetle milli irade diyerek yola çıkanların milli irade hırsızlarını saflarına katarak amaçlarına ulaşma yolculuğu devam ediyor…
Diğer yandan “yeni belediye statüsü ihtiyacı” deniliyor. Çünkü adı üstünde otoriterleşmenin sonu yok. İktidarın sürdürülebilmesi için ne gerekiyorsa yapılıyor.
Bir yanda sözde özgürlük, eşitlik, barış ve demokratikleşme adına terör örgütü PKK’ nin kendini feshetmesi, silah bırakma metni, öte yanda her geçen gün dalga sayısı artan operasyonlar…
Bir yanda “…üniter yapımız, devletimizin bütünlüğü, ulusal birliğimiz resmi dilimiz ve bayrağımız asla tartışma konusu olamaz.” ifadeleri öte yanda mecliste ‘terörsüz Türkiye komisyonu’ çağrısı…
Terör örgütü PKK sözde 12.kongresini yapmış ve kongre kararı olduğu söylenen metni basına servis etmiştir. Metinde sorunun kaynağı “Lozan ve 1924 Anayasası” gösterilmiş çözüm olarak da Lozan ve 1924 Anayasasının öncesine dönülmesi işaret edilmiş. Üstelik Türkiye “soykırım ve asimilasyon” yapmakla suçlamış. PKK kararların uygulanma şartlarını; “Öcalan’ın süreci yönlendirmesi, demokratik siyaset hakkının tanınması ve sağlam bir hukuki güvence!” şeklinde açıklamış!
Açıkçası bu metin ile Cumhuriyetimiz ve ulus devletimiz hedef alınmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti tam bağımsızlık özünde emperyalizmi yenmiş, devamında üniter, laik, demokratik bir ulus devlet olarak kurulmuştur. Ulus devlet olmak aynı topraklar üzerinde yaşayan insanların biz duygusu ile dayanışması, kenetlenmesidir. Özgürlük, eşitlik, barış ve demokrasinin temeli de budur.
Demokrasinin temeli siyasal çıkarlar için emperyalizmin taşeronluğunu yapmak değildir. Dahası demokrasi etnik ve mezhepsel unsurları ayrıştırarak onları birbirine düşman etmek hiç değildir. Siyasal İslamcılarla etnik bölücülerin birleştiği Lozan ve 1924 Anayasasının öncesi Sevr’dir. Osmanlı’dır!
Ne ilginçtir ki dün daha kapsayıcı denilerek 1921 Anayasasına atıfta bulunan altılı masa protokolü, bugün siyasal İslamcılarla etnik bölücülerin işaret ettikleri yerin aynı olması…
İktidar ile muhalefeti belirli aralıklarla aynı noktada buluşturan şey nedir?
1921 Anayasası olağanüstü koşullarda hazırlanmış 24 maddeden oluşan kısa bir metindir. Anayasa’nın hazırlandığı dönemde İstanbul’da Osmanlı varlığını sürdürüyordu. Hatta Millî Mücadelenin kazanılması sonrası Lozan Barış görüşmelerine Büyük Millet Meclisi ve İstanbul Hükümeti temsilcileri çağrılmış, bunun üzerine 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılmış ve Lozan’a Büyük Millet Meclisi İsmet Paşa Başkanlığında oluşturulan komisyonla katılmıştır. Dolayısıyla 1 Kasım 1922 tarihi Osmanlı İmparatorluğunun fiilen varlığının son bulduğu tarihtir. Nitekim son Osmanlı Padişahı Vahdettin 17 Kasım 1922’de bir İngiliz gemisiyle İstanbul’dan ayrılarak Malta’ya kaçmıştır.
Demek ki neymiş? 1921 tarihinde Osmanlı halen varlığını sürdürmekte imiş.
Demek ki neymiş? Cumhuriyet 29 Ekim 1923’de ilan edildiğine göre Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Anayasa da 1924 Anayasası imiş.
Lozan ve 1924 öncesini biraz daha açalım. Lozan öncesinde Sevr vardı. 1924 Anayasası öncesinde Teali İslam Cemiyeti ve Kürt Teali Cemiyeti vardı. Şimdi ne var? Siyasal İslam, etnik bölücülük var. PKK var, HÜDA-PAR var!
Lozan öncesi ve 1924 öncesinin aynı. İşte bulunduğumuz yerin büyük resmi!
Bu tabloda asıl tehlikenin ne olduğuna gelince; siyasi kaygılarla nabza göre şerbet verenlerin oluşturduğu bulanık yapıdır asıl tehlike. O yapının kime/kimlere hizmet ettiği bellidir. Unutmamak lazım ki siyasi ikbal kaygısının faturasını sadece siyasiler değil millet öder. Dolayısıyla muhalefetin açık ve net olması son derece önemlidir.
Çok partili sisteme geçişte mütareke basınının yalanlarına, karalamalarına teslim olan İnönü Köy Enstitülerinin mimarları Hasan Ali Yücel ile İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’u görevden almış, Reşat Şemsettin Sirer’i bakan olarak atamıştır. Yeni bakan önce enstitülerin programını değiştirmiş, uygulamalı dersleri kaldırmıştı. 27 Kasım 1927 tarihinde ise Hasanoğlan Köy Enstitüsü kapatıldı. Hasanoğlan Köy Enstitüsü öğretmen ve eğitim müfettiş kadrolarını yetiştiren tek eğitim kurumuydu. Yani Hasanoğlan Köy Enstitüsü kapatılarak Köy Enstitüleri’nin beli kırılmıştı. Siyasi kaygılarla ödün vermeler devam edip gitti. Şimdilerde gelinen yer o tarihlerden çok çok daha gerisi 1918!
Tarih bu kadar geriye nasıl sarılır diye soracak olursanız bunun adı karşı devrimdir.
Geldiğimiz yer dinci, mezhepçi, ihvancı yapılarla ayrışmayı derinleştirerek BOP’un Türkiye ayağını gerçekleştirmektir. Yani ulus devletin parçalanmasıdır.
Ulus devlet parçalanırsa ne olur?
Bakın Ortadoğu’ya, Irak’a, Suriye’ye, bakın ne haldeler!…
Zannetmeyin ki bu olaylar birbirinden bağımsızdır. Örneğin PKK bildirisi sonrası dillerden düşürülmeyen “Suriye’nin toprak bütünlüğü” sözünü hiç duydunuz mu?
Bu metnin devletimiz tarafından muhatap alınması demek Suriye’de, sınırımızda oluşturulacak Suriye Kürdistanı’nı meşrulaştırmak demektir.
Çatı örgüt KCK varlığını sürdürürken PKK’nın sözde kendini fesih etmesi ve silah bırakmasının hiçbir anlamı yoktur. Kaldı ki terörün sönümlendiği, ortada PKK diye bir örgüt ve silahların olmadığı ortada dururken!
Ne demiş büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk:
“Devrimin yasası, mevcut yasaların üstündedir. Bizi öldürmedikçe, bizim kafalarımızdaki cereyanı boğmadıkça başladığımız devrim ve yenilik, bir an bile durmayacaktır. Bizden sonraki devrimlerde de hep böyle olacaktır.” 17 Ocak 1923.
Kemalistlerin bakışı, duruşu budur. Türk Milleti’nin buradan çıkış yolu Kuvayı Milliyedir. Yeniden Atatürk Cumhuriyetidir.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:








