Haşlanmış Kurbağa Sendromu: Devletler Nasıl Uyutulur? – Melih Demirel Yazdı

Tarih boyunca devletleri yıkan şeylerin çoğu, kapıya dayanan ordular olmamıştır. Çünkü devlet aklı, görünen düşmanla mücadele etmeyi bilir. Asıl tehlike; yavaş ilerleyen, zamana yayılan ve toplum tarafından fark edilmeyen süreçlerdir. Sosyolojide “Haşlanmış Kurbağa Sendromu” olarak bilinen metafor tam da bunu anlatır. Ani tehlikelere karşı refleks gösteren toplumlar ve devletler, zamana yayılan tehditleri çoğu zaman normalleştirirler. Her gün biraz daha artan sorunlar, bir süre sonra sorun olmaktan çıkar ve hayatın olağan bir parçası hâline gelir.
İmparatorlukların çöküşü de çoğu zaman böyle başlamıştır.
Roma bir günde yıkılmamıştır.
Osmanlı bir gecede hasta adam olmamıştır.
Sovyetler Birliği sabah kalktığında dağılmış bir devlet haline gelmemiştir.
Çöküş, önce zihinlerde başlamış, devlet refleksleri zayıflamış, toplumsal dayanışma aşındırılmış, Kurumlar yavaş yavaş güç kaybettirilmiştir.
Ve en önemlisi; toplumlar, yaşanan değişimi fark edememiştir.
Bugün dünyanın yeni mücadele alanı tanklar, toplar ve tüfeklerden ibaret değildir.
Artık devletler ekonomik operasyonlarla, algı yönetimiyle, dijital kuşatmalarla, kültürel aşındırmalarla ve psikolojik harp yöntemleriyle karşı karşıyadır.
Bir ülkeyi işgal etmeden de teslim almak mümkündür.
Yeter ki milletin ortak hafızası zayıflatılsın.
Yeter ki insanlar birbirine yabancılaştırılsın.
Yeter ki devlet ile millet arasındaki güven bağı aşındırılsın.
Bütün bunlar bir günde yapılmaz.
Ateş yavaş yavaş yükseltilir.
Önce liyakat tartışmaları sıradanlaştırılır.
Sonra kurumsal erozyon normalleşir.
Ardından ekonomik sorunlar kronikleşir.
Toplum kutuplara ayrılır.
Bir süre sonra insanlar çözüm aramayı bırakıp mevcut şartlara uyum sağlamaya başlar. İşte haşlanmış kurbağa sendromunun devletler ölçeğindeki karşılığı budur.
Bugün yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın birçok ülkesinin karşı karşıya olduğu temel mesele budur. Küresel sistem, artık ülkeleri doğrudan işgal etmekten çok onları içeriden dönüştürmeye çalışmaktadır. Milli kimliklerin aşınması, aile kurumunun zayıflaması, toplumsal aidiyetlerin parçalanması ve ekonomik bağımlılık ilişkilerinin derinleşmesi tesadüf değildir. Bunlar modern çağın sessiz operasyon alanlarıdır.
Peki refleksimiz nedir?
Tarih boyunca hep 17 devlet kurduğumuzla övünürüz. Ancak genelde 16’sı neden yıkıldı diye sorgulamayız. Cevabı nettir: İHANET! Evet buda sendromun ana tesirlerinden birisidir. Ana refleksimiz; Orta Asya’da başlayıp, Anadolu’da devam eden binlerce yıllık hikayemizde sonsuza kadar payidar kalacak olan Cumhuriyeti, bedeli ne olursa olsun müdafaa etmektir.
Günlük siyasetten soyutlanıp ötesini görerek, bugünü değil, minimum elli yıl sonrasını hesaplayabilmek, ekonomik göstergelerdeki bozulmaların yarın nasıl bir güvenlik meselesine dönüşeceğini öngörebilmektir. Nüfus yapısındaki değişimlerin, eğitimdeki gerilemenin, üretim kapasitesindeki düşüşün ve toplumsal kutuplaşmanın gelecekte yaratacağı riskleri bugünden okuyabilmektir. Bir millet için en büyük tehlike düşmanın gücü değil, tehlikeyi fark etme kabiliyetini kaybetmesidir. Çünkü ateş yükselirken uyuyan toplumlar, kaybettiklerinin değerini çoğu zaman iş işten geçtikten sonra anlarlar.
Bu nedenle bugün yapılması gereken şey, gündelik siyasi tartışmaların ötesine geçerek büyük resmi görebilmektir.
Devletleri ayakta tutan unsur yalnızca sınırlarını koruyan ordular değildir. Devletleri ayakta tutan; güçlü kurumlar, üretken ekonomi, ortak milli şuur, adalet duygusu ve geleceğe dair ortak hedeflerdir. Ateşin yükselip yükselmediğini anlamanın yolu da buradan geçer.
Çünkü devletler bir anda yıkılmaz.
Önce alışırlar.
Sonra kanıksarlar.
Sonra sessizleşirler.
Ve tarih bize gösteriyor ki; sessizleşen toplumların bedelini daima gelecek nesiller öder…
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:








