İdare-i maslahatçılar – Melih Demirel Yazdı

Bir yapıyı yıkmanın en kolay yolu, ona cepheden saldırmak değildir. Cepheden gelen düşman görünür, tanınır. Mücadele edilir. Asıl tehlike, aynı sofraya oturup ekmeğini yiyen, aynı mücadelinin gölgesinde büyüyen, fakat ilk fırtınada yönünü rüzgara çevirenlerdir. Onlar ne dosttur ne de açık düşman… Onlar, tarihin en eski mesleğini icra ederler, yani: İdare-i maslahatçılık.
İdare-i maslahatçılar, hakikatin değil, şartların adamıdır. Onların pusulası vicdan değil, menfaattir. Dün alkışladıklarını bugün inkar eder, bugün övdüklerini yarın terk ederler. Onlar için ilke, taşınacak bir yük değil, ihtiyaç duyulduğunda giyilip çıkarılan bir elbisedir.
En sinsi tarafları ise bağırmaları değildir; sizden yana bağırıyor gibi gözükmeleridir.
Yanlış karşısında, anti bir haykırmayla yanlışa yanlış katar, haksızlık karşısında ellerni ovuştururlar. Doğrunun yanında duruyor gözüküp, aslında kendilerine vaad edilen menfaatlerin yanı başında dururlar. Çünkü onlar için mücadele, değer üretmek değil, fırsat kollamaktır.
Oysa o tarih ki, fırsatçıları hiçbir zaman kahraman diye yazmadı. Onların adı dipnotlarda bile yer bulamadı. Çünkü karakter, makamla değil; zor zamanda gösterilen duruşla ölçülür. Ama siyasi bir tüccar duruşuyla değil, dava adamı duruşuyla…
Başında değindiğim gibi, bir dava; dışarıdan gelen darbelerle değil, içeride büyüyen hain serpintileriyle zayıflar. Bir çınarı baltanın keskinliği değil, sapının o ağaçtan yapılmış olması devirmeye yeter. İşte idare-i maslahatçılar, çoğu zaman o sap olmaya razıdır.
Kendilerini akıllı sanırlar.
“Şartlar bunu gerektiriyor.”
“Zamanı değil.”
“Biraz daha bekleyelim.”
“Bugün susalım, yarın konuşuruz.”
Fakat yarın geldiğinde konuşacak ne cesaret kalmıştır ne de vicdan…
Çünkü sürekli ertelenen doğrular, sonunda unutulan doğrulara dönüşür. İnsan, her gün biraz daha eğile eğile sonunda doğrulmayı unutur.
Siyaset böyledir.
İlkeler terk edildiğinde geriye yalnızca hesaplar kalır.
Vefa terk edildiğinde geriye yalnızca pazarlıklar kalır.
Karakter kaybedildiğinde ise geriye sadece kalabalıklar kalır; fakat o kalabalıkların içinde milletin umudu değil, şahsi hesapların gölgesi dolaşır.
İdare-i maslahatçılar günü kurtarabilir.
Bir makam elde edebilir.
Bir alkış toplayabilir.
Bir fotoğraf karesine girebilir.
Fakat hiçbir zaman tarihin vicdanında yer edinemezler.
Çünkü tarih, rüzgarın yönüne göre yürüyenleri değil, fırtınaya rağmen ayakta kalanları hatırlar.
Bugün hepimizin kendimize sorması gereken soru şudur:
Hakikatin yanında mıyız, yoksa şartların mı?
Vicdanın izinde miyiz, yoksa menfaatin peşinde mi?
Çünkü çöküş, kötü insanların çoğalmasıyla başlamaz, iyi insanların idare-i maslahat etmeye başlamasıyla başlar.
Ve unutulmamalıdır:
Bir yürüyüşü açık düşmanlık edenler manipülasyon ve algıyla belki yavaşlatabilir.
Fakat idare-i maslahatçılar, o yürüyüşü içeriden durdurur.
İşte bu yüzden en büyük mücadele, görünenle değil, sizden gibi görünen ama zihn-i müstemleke, menfaatperestlerle ile yapılmalıdır.
Bir gerçek bilirim ki, hakikat; kendisini eğip bükenlerin değil, bedeli ne olursa olsun doğruluktan vazgeçmeyenlerin omuzlarında yükselecektir…
Güzel bir hikayeyle bitireyim…
Zamanın birinde bir kral, bir demirciye;
“Yarına kadar 1000 çivi yapmazsan, şafakta asılacaksın!”
Bu mümkün olmasa da demirci sabırla çivileri yapmaya başlar.
Ağlaşanlara ise;
“Sabahın da bir sahibi var.” der.
Şafak vakti, saraydan biri koşarak gelir:
“Kral öldü; ne kadar çivi yaptıysan getir, tabutuna çakacağız.”
Velhasıl, gün doğmadan neler doğar…
Kalın sağlıcakla…








