Adnan Azar Şiirine Toplu Bir Bakış – Davut Köksoy Yazdı

Adnan Azar’ın şiiriyle tanışmak, onun her dizeye sindirdiği o naif ama bir o kadar da sarsıcı kederle doğrudan yüzleşmektir. Elimizde Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Avare Çalı ve Uzaktan: Toplu Şiirler (1976-2013)” duruyorsa, bu buluşma sıradan bir okuma eyleminin çok ötesine geçer; koca bir ömrün muhasebesine ve bir dostun kalbine yapılan uzun, duygu yüklü bir yolculuğa dönüşür.
Eserin arka kapak yazısı, Adnan’ı ve onun kuşak içindeki yerini oldukça isabetli bir özetle sunuyor:
“1970’li yılların ikinci yarısında ilk yapıtlarını vermeye başlayan 1980 kuşağının özgün şairlerinden biridir A. Adnan Azar. Günlük hayatı ülkemizin en karmaşık döneminin politikasıyla harmanlayan bir yaşantının dışavurumudur şiirleri. Hiç tökezlemeyen, fire vermeyen bir şiir diliyle yazmıştır. Yalın ve derinlikli.”
Bu toplu şiirler cildini kucağıma alıp sayfalarını karıştırmaya başladığımda, odama yalnızca dizeler değil; Adnan’la paylaştığımız o güzel günlerin, masamızdan eksik olmayan demli çayların ve saatlerce süren edebiyat sohbetlerimizin kokusu doluyor. Adnan, Türk şiirinin o gürültüsüz ama derinden akan dingin ırmağıydı. Asla bağırmadan sarsan, kimseyi incitmeden insanın içine hüzün bırakan o mütevazı ve özel sesin sahibiydi.
1976’dan 2013’e uzanan 37 yıllık bu şiir serüveni, Adnan’ın edebiyattaki muazzam tutarlılığını ve çizgisine olan sadakatini gözler önüne seriyor. İlk gençlik dizelerinden son nefesine kadar koruduğu o “zarif melankoli”, toplu eserlerin bir araya gelişiyle adeta zamanın yıpratamayacağı bir anıta dönüşmüş durumda. Şiirinin ruhu tıpkı imgesini taşıdığı o “avare çalı” gibidir: Köksüz, savruk veya yönsüz değildir; aksine hayatın tüm rüzgârına açık, yaşamın tozunu, çamurunu, çiğini üzerine toplamış ama kendi patikasından hiç ayrılmamış bir yürüyüşün ifadesidir.
Adnan, büyük sloganlar atarak ya da iddialı laflar ederek yazmadı. O, dünyasını hayatın gözden kaçan küçük anları, ıskalanmış detayları ve sessizce köşede bekleyen incelikleri üzerinden kurdu. Yıllar içinde dilinin nasıl pürüzsüzleşip sadeleştiğini, ancak bu sadeliğin arkasındaki anlam dünyasının nasıl devasa bir derinliğe ulaştığını görmek, onun şair kumaşının ne denli sağlam olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.
Bu kitap benim için yalnızca bir toplu şiir külliyatı değil; aynı zamanda dostluğumuzun, Ankara’da geçen yıllarımızın da silinmez bir belgesidir. Sayfaları her çevirişimde, Ankara’nın o gri ama insanı sıcacık saran akşamlarını, dost sofralarında paylaştığımız kederlerin ve umutların izini buluyorum. Bu izler, Adnan’la sınırlı kalmayıp sevgili Abdullah Nefes abimizle kesişen yollarımıza, birlikte paylaştığımız kalender Ankara akşamlarının ruhuna kadar uzanıyor. Demli çaylar eşliğinde sürdürdüğümüz o bitmek bilmeyen tartışmalar, şiire ve hayata dair kurduğumuz düşler Adnan’ın dizelerinde birer yankı olarak yaşamaya devam ediyor. Adnan’ın ve Abdullah Ağabey’in bıraktığı bu derin izlerin aslında hiç kaybolmadığını, dürüstçe yaşanmış bir şair ömrünün edebiyatta nasıl kalıcı bir iz bıraktığını buruk bir gururla hissediyorum.
Adnan Azar, şiiri masa başında kurgulanan bir zanaat değil, bizzat “yaşanan ve hissedilen bir varoluş” olarak görenlerdendi. Günümüzün gürültülü sözlerinden, içi boşaltılmış yüksek sesli beyanlarından yorulanlar; yalnızlığın en insani, en yalın halini arayanlar ve bir şairin 37 yıl boyunca mısra mısra nasıl olgunlaştığına tanıklık etmek isteyenler için bu kitap, şüphesiz ki dönüp dönüp okunacak bir başucu eseri olacaktır.
Onun şiiri, aramızdan ayrılanların ardından yakılmış çaresiz bir ağıt değildir; geride kalanların hayata tutunma, birbirinin elinden tutma çabasıdır. Sevgili dostum Adnan, bu toplu eserle aslında hiç gitmediğini, o avare çalının rüzgârıyla dizelerinde yaşamaya devam ettiğini bir kez daha gösteriyor.
Işıklar içinde uyu güzel dostum; bıraktığın dizeler ve o zarif hatıran bize emanet.








