Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı (2) – Gülhan Seyhun Yazdı

Öncelikle bu başlık altında farkına vardığım bir noktayı özellikle belirtmekte fayda görüyorum. Atatürk, bir tarafta kendi ülkesinde asırlarca ezilmiş, hor görülmüş, buna rağmen yok edilmek istenen “Türk” ırkına yönelen düşmanca bir zihniyete karşı mücadele ederken diğer tarafta ırk, din, dil farklılıklarına rağmen bu toprakları vatan bilenleri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuranları, vatandaş olarak “Türk” kabul etmişti. Türk’ü, kendine getirme, sahip olduğu özellikleri hatırlatarak kendine saygısını artırma, ayağa kaldırma ihtiyacı vardı. Yoksa Atatürk’ün ilke olarak bize bıraktığı milliyetçilik, ırkçılığa dayalı bir Türk milliyetçiliği olmadığı gibi Türk ırkını yok sayan bir milliyetçilik de değildi. Atatürk’ün milliyetçiliği, bu iki başlı çabanın sinerjisiyle güçlenen, güçlenmesi gereken bir anlayıştı. Zira aynı ana-babadan doğan çocuklar bile haksızlıklar karşısında birbirlerine ters düşebilirdi. Kardeşleri bile bir arada tutan, eşitlik, her birinin hakkının, hukukunun korunması, adalet duygusuydu. Atatürk’ün milliyetçiliği eşit vatandaşlığa dayalıydı. Onun milliyetçiliğini anlamak ve sürdürmek de eğitime bağlıydı. Ve bu öyle bir eğitim olmalıydı ki toplum, ırk ve din kavramları altında değil insan hak ve özgürlükleri altında birleşmeliydi. Atatürk’ün milliyetçiliğini anlamak için önce millet ve milliyetçiliği anlayalım.
Millet ve Milliyetçilik
Millet tanımı her milletin algısına göre çeşitlilik gösterse de genel olarak ve Türk Dil Kurumu’na göre, “Çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, duygu, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğu, ulus” olarak tanımlanmıştı. Fakat bir topluluğun millet olarak tanımlanması için tüm bu unsurların bir arada bulunması gerekmezdi. Her millet, kendi birlik ve bütünlüğünü sağlamaya yönelik özellik ve kavramlar çerçevesinde kendi millet tanımını oluşturmuştu. Nitekim İngiliz uyruğunda olan bir Hintli, bir zenci, bir Çinli, Anglosakson olmadıkları halde resmen İngiliz, Fransız uyruğunda olan bir Kelt, Frank, Bask, Cermen kendi farklı dilleri olmasına rağmen Fransa’da Fransızca konuştuklarından tümüFransız’dı.[i] Atatürk’ün millet tanımı ise şöyle idi: “Zengin bir hatıra mirasına sahip olan, birlikte yaşamak hususunda ortak arzu ve bunu kabulde samimi olan ve sahip olunan mirasın korunmasına birlikte devam hususunda istek ve dilekleri ortak olan insanların birleşmesinden oluşan toplum.”[ii]
Milliyetçilik tanımı da her millete göre, hatta her milletin kendi içinde bile farklı algılanarak uzlaşmaya varılamamış bir kavramdı. Ancak en genel tanımıyla milliyetçilik, aynı millete mensup kişilerin duydukları, bir arada bağımsız bir hayat sürmek ve bu kişilerin sevgi ve saygı hisleri ile milletine bağlanarak, teşkil ettikleri toplumu yüceltmek isteği idi.[iii] Bu şekilde bir araya gelen milletler, başka milletlerin haklarını gasp etmeden kendi çıkarlarını ve geleceğini düşünerek eğitim, kültür, ekonomi, güvenlik gibi alanlarda güç birliği yapabilir, güvenle yaşayıp geleceğe emin adımlarla ilerleyebilirdi.
Küreselleşme ve Milliyetçilik
Milliyetçilik, tarihi süreçte kimi milletlerin birlik ve beraberliğine dayanak oluştururken kimi toplumların da emperyalizmin ağına düşüp bölünmesine yol açmıştı. Kimilerine göre günümüzdeki emperyalizmi yeni adı, küreselleşme idi. Zira küreselleşme ile bütünleşmiş bir dünya hedeflenirken “çokkültürlülük ideolojisi” ile toplumların daha fazla bölünmesine, etnik ve mezhep ayrımcılığının körüklenmesine yol açılmıştı. Bu süreçte küreselleştiren ülkeler, daha çok kazanç ve sermaye elde ederken, küreselleştirilen ülkelerin üretimi azalmış, dışa bağımlılığı daha çok artmış, terör olaylarının içine çekilerek ülke içinde parçalanma yaşanmıştı.[iv] Küreselleşmenin sonucunda dünya vatandaşı olmak, içimizi ısıtacak kadar sıcak ve hümanist bir düşünce olabilirdi. Ancak küreselleşme projesinin ülke içi sorunlarının çözülmesi gibi bir derdi olmadığı gibi yaşanan adaletsizliklerin ve huzursuzlukların giderilmesi de onun işi değildi.
Günümüzde küreselleşme süreciyle ulusal devletler birçok yönden aşındırılmış, dünyada ve Türkiye’de milliyetçilik tartışmaları başlamıştı.[v] Esasen dünyada ve Türkiye’de milliyetçilikten ne anlaşıldığı ile ilgili yaşanan tartışmaların temelinde dini, ırkı, mezhebi ne olursa olsun vatandaşların güvenliğinin sağlan(ama)ması, hak ve hukukunun korun(ama)ması sorunu yatmaktaydı.[vi] Bu sorunun asıl çözüm noktası da Türkiye Cumhuriyeti topraklarını vatan bilen Türk vatandaşlarının ırk, din, dil, mezhep farklılıklarına rağmen hak ve özgürlüklerde eşit olmaları, adaletli ve güvenli bir ülke yaratılmasıydı.[vii]
DEVAM EDECEK…
[i] Sabahattin Özel, Büyük Milletin Evladı ve Hizmetkarı, Atatürk ve Atatürkçülük, İstanbul, Derin Yayınları, 2006, s. 171.
[ii] Afet İnan, Mustafa Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, İstanbul, Milli Eğitim Basımevi, 1971, s. 57-58.
[iii] Hasan Tunç, Faruk Bilir, Cumhuriyet Dönemi Anayasalarında Milliyetçilik Anlayışı, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Dergisi, 1999, 1.2: 89-98. s. 89.
[iv] E. Mustafa Erkal, “Küreselleşme ve Ulus-Devletler”, Journal of Sociological Studies/Sosyoloji Konferansları, 2017, 55.
[v] Hakan Özdemir, “Ulus Devlet ve Ulusçuluğun Küreselleşmeyle Etkileşimi: Vazgeçilmeyen Ulus Devlet, Yükselen Ulusçuluk”, Sosyal Bilimler Dergisi, 2012, 14.1, s. 39-59.
[vi] Yavuz Ercan, “Türkiye’de Azınlık Sorununun Kökeni (Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Gayrimüslimler)”, Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi OTAM, 20(20), 2006.
[vii] Yavuz Ercan, “Türkiye’de Azınlık Sorununun Kökeni (Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Gayrimüslimler)”, a.g.e.








