Denge Siyaseti ve Türkiye’nin Kaçınılmaz Yolu – Melih Demirel Yazdı

Melih Demirel, Türkiye’nin dış politikadaki denge stratejisini analiz ederek NATO üyeliği ile bağımsız politika üretimi arasındaki ilişkiyi değerlendiriyor.
Uluslararası ilişkilerde idealler ile gerçekler arasındaki mesafe çoğu zaman sandığımızdan daha geniştir. Hele ki söz konusu Türkiye gibi tarihsel birikimi, coğrafi konumu ve jeopolitik ağırlığı yüksek bir ülke olduğunda, bu mesafe bir tercih olmaktan çıkar; bir zorunluluğa dönüşür. Bugün Türkiye’nin hem emperyalist güçlere karşı mazlum milletlerin yanında durması hem de NATO’nun en önemli müttefiklerinden biri olması, yüzeysel bakıldığında bir çelişki gibi görülebilir. Oysa bu durum, çelişkiden ziyade bilinçli bir devlet aklının tezahürüdür.
Zira Türkiye, ne sadece ideolojik reflekslerle hareket edebilecek kadar küçük bir ülke ne de tek bir eksene mahkûm edilebilecek kadar zayıf bir devlettir. İçinde bulunduğumuz çağda güç, yalnızca askeri kapasiteyle değil; diplomatik esneklik, ekonomik dayanıklılık ve stratejik denge kurabilme kabiliyetiyle ölçülür. Türkiye’nin yaptığı tam olarak budur: Denge siyaseti.
Bir yandan küresel güç merkezleriyle ilişkilerini koruyarak güvenliğini tahkim eden, diğer yandan da mazlum coğrafyalarda söz söyleme iddiasını sürdüren bir Türkiye profili, aslında yeni dünya düzeninin kaçınılmaz bir sonucudur. Çünkü dünya artık iki kutuplu bir sistemin katı sınırlarına hapsolmuş değil. Soğuk Savaş’ın ideolojik körlüğüyle dünyayı hâlâ siyah ve beyaz olarak görenler, bu yeni gerçekliği anlamakta zorlanıyor. Oysa bugün gri alanlar, en az siyah ve beyaz kadar belirleyici.
“Kızıl emperyalizm” nostaljisiyle hareket eden ya da Batı karşıtlığını tek başına bir siyaset biçimi sanan yaklaşımlar, Türkiye’nin içinde bulunduğu gerçekliği ıskalamaktadır. Çünkü Türkiye, tarihsel olarak ne bir sömürgeci güç olmuştur ne de kendi içine kapanarak varlığını sürdürebilecek bir ülke olmuştur. Bu toprakların hafızasında ne emperyalist bir tahakküm geleneği vardır ne de edilgen bir kabulleniş.
Türkiye’nin karakteri, etki alanı geniş bir bölgesel güç olmaya daha yatkındır. Bu güç, zaman zaman askeri hamlelerle, zaman zaman diplomatik girişimlerle, kimi zaman da insani yardımlar ve kültürel etkileşimlerle kendini gösterir. Ancak bu gücün sürdürülebilir olması için en kritik unsur, dengeyi doğru kurabilmektir.
Bugün NATO içinde yer almak, Türkiye için sadece bir ittifak meselesi değil; aynı zamanda güvenlik mimarisinin önemli bir parçasıdır. Ancak bu durum, Türkiye’nin bağımsız politika üretme kabiliyetini ortadan kaldırmaz. Aksine, bu iki alan arasında kurulan hassas denge, Türkiye’yi daha etkili bir aktör haline getirir. Mazlum milletlerin yanında durmak ise yalnızca bir dış politika tercihi değil; aynı zamanda tarihsel ve vicdani bir sorumluluktur.
Elbette bu denge siyaseti, her zaman kolay değildir. İçeride ve dışarıda eleştirilerle karşılaşır, zaman zaman yanlış anlaşılır. Ancak devlet aklı, günübirlik tepkilerle değil; uzun vadeli çıkar hesaplarıyla hareket eder. Türkiye’nin bugün izlediği yol da tam olarak budur.
Sonuç olarak, Türkiye’ye biçilen rollerin ötesinde, kendi gerçekliğini kabul etmek gerekir. Bu ülke ne bir emperyal güçtür ne de içine kapanarak varlığını sürdürebilecek bir yapıya sahiptir. Türkiye’nin yolu; etki eden, yön veren, gerektiğinde karşı çıkan ama her şartta denge kurmayı bilen bir güç olmaktan geçer.
Ve günün sonunda bunun adı, tam da ifade edildiği gibi: Denge.








