Emperyalizmin İkizleri Etnik Bölücülük Ve Dinsel Gericilik-Rifat Esen Yazdı

Emperyalizmin İkizleri Etnik Bölücülük Ve Dinsel Gericilik-Rifat Esen Yazdı
Yayınlama: 09.08.2026 21:00
A+
A-

Ulusal Kurtuluş Savaşımızı meşruiyet temelleri üzerinde başarıya ulaştıran “Kuvay-i Milliye”nin Gazi Meclisi’nde oluşturulan “Milli Birlik, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun gündemine alınan, özü “Kürt Sorunu” olarak adlandırılan sorun uzun zamandır Türk kamuoyunu meşgul ediyor, Cumhuriyetimizin kuruluş değerleri ile ilgili ciddi endişe yaratıyor.  Bu komisyonun hazırladığı Rapor’un içeriğini tam olarak yansıtmayan, adeta “kapalı kapılar arkasında hazırlandığı izlenimini veren kanun tasarısı” 08 Ağustos 2026 tarihinde TBMM Adalet Komisyonu’ndaki hararetli tartışmalar sonrası İYİ Parti’nin dışındaki partilerce kabul edilerek TBMM Gelen Kuruluna sunuldu.  Gerek içeriği gerekse de hazırlanış şekli itibariyle yerleşik demokratik teamüllere pek uymayan, kimler tarafından ve nerede hazırlandığı yeterince açık olmayan bu “Kanun Tasarısı”nın, gerek içeriği gerekse de hazırlanış şekli itibariyle yerleşik demokratik teamüllere uyduğu söylenemez. Önce  “Bebek Katili, Bölücübaşı”nın onayına sunulmuş, sonra da adeta “yangından mal kaçırırcasına” “AKP, MHP, DEM ve HÜDA- PAR ittifakı” tarafından alel acele imzalanan bu tasarı, sanki bir yerlere verilen zaman taahhüdünün varlığını andırırcasına siyasi partilere kısa zamanda imzalanmak kaydıyla gönderilmiş, 20 dakika gibi çok kısa bir süre sonra da TBMM Adalet Komisyonu’na sunulmuştur.

Ülkemizin laik, demokratik, üniter yapısı açısından son derece kritik bir nitelik ve öneme sahip olan ve tarihsel bir kırılmaya yol açma potansiyeli olan bu gelişmeyi daha iyi kavramak için  tarihsel süreç içindeki gelişimine göz atmak da  yarar var.

Batı Avrupa’da “Rönesans ve Reform”, “eleştiri ve sorgulama kültürü ve özgür düşünce”nin önünü açmış, bu süreç ise önce  “Aydınlanma Devrimi”ne, ondan da “Sanayi Devrimi”ne evrilmişti. Bunların sonucunda İngiltere, Fransa, Hollanda ve Almanya, ekonomik, askeri ve siyasi olarak çok güçlü bir konuma ulaşırken, bu süreci ıskalayan Osmanlı Devleti ise önce gerileme sonra da hızla çöküş sürecine girmişti. Yeni fetihlerin durması ile ağır askeri masrafların artışının karşılanmasında çekilen zorluklar, vizyoner güçlü Osmanlı hükümdarlarının yerini güçsüz, dar görüşlü silik, hatta hasta ve deli hükümdarlara bırakması, batıdaki gelişmelere ilgisizlik, Fransız Devriminin getirdiği uluslaşma ve ulusal devletlerin hızla ortaya çıkışı, rüşvet, yolsuzluk,  vb  nedenlerle Osmanlı Devleti’nin bu çöküş sürecine girmesi kaçınılmaz hale gelmişti . Buların birleşik etkileri sonucunda, 1699 yılında imzalamak zorunda kaldığı Karlofça Antlaşması ile ilk toprak kaybını yaşamış, batı ile olan gelişmişlik farkının zaman içinde daha da artması ile toprak kayıpları artmıştı. Bu arada sanayi devrimi ile ucuz üretimi yakalayan batının, özellikle de İngiltere’nin, bir yandan üretim için ham madde kaynaklarına olan ihtiyacının olağanüstü boyutlarda artması, bir yandan da büyük ölçekli üretim malları için yeni pazar ihtiyacı, gözlerinin “hasta adam” olarak tanımladıkları Osmanlı topraklarına çevrilmesini sağlamıştı. Eski gücünü yitirmiş olan Osmanlı Devleti’nin başta  Çarlık Rusya’sı olmak üzere çok yönlü dış tehdit ve baskının altında kalması, İngiltere’nin koruması altına girmesine ve 1838 yılında “İngiliz Ticaret Anlaşması” ile ekonomik, “Gülhane Hatt-ı Hümayünu” ve “Islahat Fermanı” ile de verdiği sayısız çok önemli eğitim, kültür, hukuksal alanlardaki ayrıcalık (kapitülasyon) ve siyasal tavizler ile tam bir yarı-sömürge haline gelmiş, Osmanlı ekonomisi çökmüştü. Azalan vergi gelirleri yanı sıra, Dolmabahçe, Yıldız, gibi hesapsız lüks ve ağır saray yapma sevdasına Kırım Savaşı’nın da eklenmesi ile kaçınılmaz olarak “iflas etmesi”, Osmanlı Devleti’nin  “devlet içinde devlet” anlamına gelen “Düyun-u Umumiye”ye teslim olmasına yol açmıştı.

İşte böyle bir ortamda 1878 yılında toplanan Berlin Kongresi’nde, İngilizlerin Rumları, Rusların da Ermenileri himaye etmesine yönelik kararlar, Osmanlı’nın dağılma sürecini hızlandırmıştı. Kendini savunamaz duruma düşen Osmanlı Devleti, “denge politikası” gereği emperyalist devletler arasındaki rekabetten yararlanarak birine yaslanıp varlığını sürdürmeye çalışırken, Osmanlı Devlet adamları da kendi aralarında İngiliz,  Fransız, Rus yanlısı olarak bölünmüştü.
Bu emperyalist devletlerden İngiltere, yıkılan Bizans ve Rum Pontus Devletini ve Kürt Devletini kurmak için sırasıyla Rumları ve Kürtleri,  Ruslar ise Büyük Ermenistan’ı kurmak için Ermanistan’ı açık ve örtülü olarak kışkırtıp desteklemişlerdir. Kullandıkları araçlar ise, Fransız Devrimi’nden sonra imparatorluklardan hızla kopan farklı etnik ve dinsel kimliğe sahip ulusların, bu fay hatlarını harekete geçirerek kurdurdukları “ulus devletler”di. İşte bu nedenle, “Etnik Bölücülük ve Dinsel Gericiliği”, “Emperyalizmin Tek Yumurta İkizleri” olarak tanımlıyoruz. Çünkü; onlar, aynı emperyalist kaynaktan beslenir, aynı kaynağa hizmet ederler.

Nitekim, emperyalizmin Karadeniz’de Rum Pontus, Doğu’da Büyük Ermenistan, Güneydoğu Anadolu’da Kürt Devleti kurdurma hedefleri, tahtını ve sahip olduğu büyük olanakları koruma derdinde olan Vahdettin ve Damat Ferit Paşa’nın da onay verdiği Sevr’de ifadesini bulmuştu. Ancak, bu hevesler Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Türk Ulusu’nun verdiği Kurtuluş Savaşı ile tarihin çöplüğüne gömülmüş,  Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatta olduğu dönemde, başarısızlığa uğrayan bir kaç etnik bölücü ve dinsel gerici kalkışma dışında gündeme gelememişti. Ancak, II. Dünya Savaşı sonunda, savaştan en az zayiatla çıkan ABD’le imzalanan ve bağımsızlığımızı zedeleyen, zaman içinde ABD’nin yarı-sömürgesi konumuna sokan ikili anlaşmalarla bir hayli yol aldı. ABD’nin BOP çerçevesinde “Vaat Edilmiş Topraklar” üzerinde kurulacak olan Büyük İsrail’in güvenliği ve ABD’nin Ortadoğu petrollerine sahip olmak yanı sıra Rusya ve Çin’i kuşatmak amacına yönelik olarak hız kazandı. İşte kamuoyumuzu meşgul edip, özünde ulusal birliğimizi ve üniter laik cumhuriyetimizin kuruluş felsefesine doğrudan tehditler içeren bu “Kanun Tasarısı”, Sevr Projesi’nin günümüz versiyonunun başlangıç aşamalarından başka bir şey değildir. Nitekim burada, ‘Etnik Bölücülük” ile “Dinci Geericilik” üstlendikleri tarihsel misyon gereği her aşamada el ele verirken, böyle bir zihniyetin karşısında olması gereken ve devrimlere bağlı olduğunu ileri süren Yeni Parti’de ne yazık ki bu kervana katılmıştır. Umarız bu yanlıştan TBMM’deki  görüşmeler sırasında geri dönerler.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Gençliğe Hitabesi”ndeki koşullar bugün fazlasıyla vardır. Gün, laik, demokratik, üniter Cumhuriyetimize sahip çıkma günüdür, yarın çok geç olabilir.

RİFAT ESEN

Medya Siyaset vatandaşın sesine kulak veriyor. Sizin de söyleyecekleriniz varsa,köşe yazarı olmak istiyorsanız yazın,gönderin,yayınlayalım. (Başvurularınızı ana sayfamızdaki "Vatandaş Yazıyor" bölümünden yapabilirsiniz)