Evlerden Hastane Koridorlarına – Hande Ustamahmut Yazdı

Evlerden Hastane Koridorlarına – Hande Ustamahmut Yazdı
Yayınlama: 06.09.2026 21:22
A+
A-

Çok değil, bundan birkaç yüzyıl öncesine kadar ölüm birçok yerde kolektif bir kabulle karşılanmaktaydı. Batı’dan örnek verecek olursak sanayileşme öncesi dönemde ölüm sıradan ve bayağılaşmış bir şekilde hafızalarda yer ediyor ve kucaklanıyordu. Bilhassa erken Ortaçağ’da ölüm, Phılıppe Arıes’ın tabiriyle ehlileştirilmişti. Nitekim bu dönemde ölüm, trajik bir mesele değil, tüm insanlığın ortak bir kaderi olarak görülüyordu. Peki söz konusu dönemde ölüm ritüelleri nasıldı ve topluluk tarafından nasıl ağırlanıyordu?

Batı’da ölümün tarihine baktığımızda insanlar genellikle ya salgın hastalıklardan ya da yetişkinlik çağına gelmeden önce bebekken ölüyorlardı. Elbette dönemin bir özelliği olarak modern tıp ve tedavilerin gelişmemiş olması bu dönemin insanları için ciddi bir dezavantajdı. Ancak dünyanın büyüsünün bozulmadığı ve Tanrı’nın tahtında oturduğu  dönemde  ölüme romantik bir anlam yükleniyor ve ölüm ritüellerle karşılanıyordu.

Ortaçağ’da insanlar genellikle salgın hastalıklar neticesinde öldükleri için bir kişinin öleceği önceden tahmin edilebiliyordu. Dolayısıyla ölecek kişi için bir ölüm odası hazırlanıyor ve kişi yatağında son nefesini vereceği anı bekliyordu. Fakat  ölüm anında kişi yalnız bırakılmıyordu. Ölmek üzere olan kişiye ailesi, komşuları, akrabaları ve rahipler eşlik ediyordu. Kolektif dayanışma o kadar güçlüydü ki insanlar elinde ekmek ve şarapla cenaze evine giden bir rahip gördüklerinde rahibin peşine takılıyordu. Rahip, ölüm ritüeli esnasında hastanın göğüs kafesi ve duyu organlarını kutsal yağla yağlayarak onu öteki dünyaya hazırlıyordu. Zira Hristiyanlık inancına göre kişinin organları (göz,kulak,ağız ve eller) arzuların aracı olarak görülüyordu. Bu yüzden önemliydi. Dolayısıyla ritüeller tamamlandıktan sonra ölüm beklenmeye başlanıyordu.

Ortaçağ’da ölümün karşılanma biçimine baktığımızda ölümün son derece kamusal ve organize bir şekilde düzenlendiğini görüyoruz. Bu anlayış Batı’da 19.yüzyılın başlarına kadar devam etmiştir. Zira Batılı tasvirlere baktığımızda birçoğumuzun anımsadığı gibi  ölen kişinin etrafında çocukların da bulunduğu bir topluluk öne çıkmaktadır. Nitekim çocukları cenaze törenlerinden tecrit etmek biz modern insanlara özgü bir modadır..

Modernleşmeyle birlikte ölümle olan hesaplaşmalarımıza ne oldu derseniz? Tam da moderniteye yakışacak bir şekilde mesafeli ve kırılgan bir hal aldı.  Ölüm artık evlerden  hastane koridorlarına kovuldu ve kişi artık sistemin yönettiği bir nesne haline dönüştü. Öyle ki bugün ölümle olan münasebetimiz bir tokalaşmayla uğurlanacak kadar resmidir. Şu bir gerçek ki elbette ölüm hiçbir zaman insanlar için kolay bir deneyim olmadı. Fakat bugün ölümün deneyimlenme biçimi son derece bireysel ve soğuktur. Ölümden bahsetmek cinsel bir tabu gibi görmezden gelinir ve kapatılır. Çünkü modern insan için ölüm deli gibi kaçındığı anormal bir deneyime dönüşmüştür. Kanımca ölümü bizler için bu kadar korkunç kılan şey ölümün kolektivitenin bağrından koparılmasıdır. Zira çoğumuz hastanede değil de evinde ölmek isteyen hasta yakınlarına şahit olmuşuzdur. Bu istek az sonra ölecek olan kişinin sistem karşısındaki son çırpınışlarıdır.

Günümüzde modern tıp çeşitli girişimlerle insan ömrünü uzatmayı başarabilmiştir. Bu doğrudur. Ve modern tıbbın insan yaşamına sunduğu katkıyı teslim etmek gerekir. Ancak ölümün karşılanma biçimi çirkinleşmiş ve zaten kırılgan olan  modern insanı daha da zavallılaştırmıştır. Bu durumda ölen kişinin gidişi bir yana geride kalanlar da bir o kadar  çırılçıplaktır. Zira bu insanların yas sürecini kolaylıkla atlatabileceği sosyal mekanizmalar artık yoktur. Bu noktada Philippe Aries’in kitabında yer verdiği bir anıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Kitapta modern tıbbın kişiyi ölürken nasıl yalnız ve yüz üstü bıraktığı an aktarılır. Aries, lösemi hastası olan bir din adamının hastanede tüplere ve serumlara bağlı bir şekilde ağır bir tedavi süreci altında olduğunu anlatır. Hasta mikroptan arındırılmış camla kaplı bir odadan tek başınayken Aries’e bakarak şunu söyler: “Beni ölümümden de yoksun bırakıyorlar. İşte benim sonum bu olacak.”

Sosyolog/Köşe Yazarı