Siyasi ve ideolojik taassup!-Hakan Paksoy Yazdı

Önce “Terörsüz Türkiye” dediler sonra “millî dayanışma ve toplumsal bütünleşme”. İkisi de sihirli söylemler. İtiraz mümkün mü? Kim terörle yaşamak ister ki? Kim millî dayanışmaya karşı çıkabilir? Elbette hiç kimse bu sorulara farklı cevap vermez.
Ama aslında çok da terörsüz ya da dayanışma içinde bütünleşmiş bir toplum sonucu görünmüyor. Görünen Terörsüz Türkiye sürecinin, Üçüncü Nesil PKK Açılımı olduğu. Lozan Antlaşması’yla dünyanın tanıdığı, 1876 dâhil bütün anayasalarımızda vücut bulan Türk millî egemenliği üzerinde “terörün” karabulutları dolaşıyor. Hem de kapkara bulutlar.
Tam da burada başlıktaki ifade karşımıza çıkıyor: Siyasi ve ideolojik taassup. Ancak artık bir kenara bırakılması da zorunluluk ve tarihî sorumluluk hâline geldi.
Bunlara bir de geçmişteki ihtilafların bugüne taşınmaması eklenirse bugünü yaşayanların görevlerini yapması biraz daha kolay hâle gelecektir. Aksi takdirde… Neyse bunu şimdi düşünme zamanı değil.
Biz 3. Nesil PKK açılımına tekrar dönelim.
Toplumda genel olarak, “bütün bunlar Tayyip Erdoğan’ın iktidarını uzatmak için yapılıyor” kanaati hâkim. Peki, gerçekten Erdoğan’ın bir dönem daha seçilmesi ya da iktidarının uzaması için mi? Bu sonuçlardan birisi olabilir. Amaca ulaşmak için daha da kolaylaştırıcı bir husustur. Ama tek başına sebep hiç değildir. Elbette her siyasi güç iktidarının devamını ister; ancak hedefte sona yaklaşıldığı için bunun bir zorunluluk hâline geldiği de gözden kaçırılmamalıdır.
Sebepleri daha iyi anlamak için biraz geçmişe doğru gitmek gerekiyor. Geçmiş bugünün aynası çünkü.
İlk durak: 1993, 2. Cumhuriyet tartışmaları
Tayyip Erdoğan Refah Partisi İstanbul İl Başkanı. “2’nci Cumhuriyet Tartışmaları” (Metin Sever, Cem Dizdar, Başak Yayınları1 isimli editoryal kitapta röportajındaki görüşleri bugüne ışık tutuyor.
Soru: “70 yıllık tarihin sonunda Türkiye Cumhuriyeti’nin temel problemleri neler?
Erdoğan: “70 yıllık tarihinde Türkiye Cumhuriyeti katı bir üniter anlayışa sahip olmuştur … Her konuda ‘tekçi’ olmuştur
ve bu tek olan şeyi de kendisi seçmiştir.
Ne yazık ki Türkiye’nin 70 yıllık tarihi boşa harcanmış bir zamandır. Temel hak ve özgürlükler konusunda Türkiye hâlâ bir Üçüncü Dünya ülkesidir.
Türkiye Cumhuriyeti 1923’ten bu yana sürekli olarak bir gerileyişin içindedir … Şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nde 27 etnik grup yaşamakta. Bu 27 etnik grubun da varlıklarının tanınması gerekmektedir. ‘Türkiye Türklerindir’ gibi tezler yanlıştır. Türkiye, Türkiye’de yaşayan herkesindir. Bir inanç birlikteliği bu insanların bütünlüğünü sağlayabilir. Aksi takdirde millî bütünlüğümüzü sağlamak mümkün değildir
Soru: Millî bütünlüğün korunmasından söz ettiniz. Değişim süreci içerisinde eğer ülke içinde yaşayan bazı grup insanlar millî yapı içerisinde kalmak istemezlerse ne olacak?
Erdoğan: Onun kararını yine halk verecek.
Soru: Örneğin Kürtler biz ayrı yaşamak istiyoruz diyebilirler…
Erdoğan: Bu durumda belki Osmanlı eyaletler sistemi benzeri bir şey yapılabilir.
Soru: Bağımsızlık isterlerse, tamamen ayrılmak isterlerse…
Erdoğan: Bu toprak üzerinde böyle bir bağımsız yapıyı kurma kudreti varsa kurar. Ama kudreti yoksa…
Soru: Buna hakkı var mıdır? Kudreti olmayabilir.
Erdoğan: Bu hakkı kimden isteyeceği önemlidir.
Soru: Hak istenmez. O hak meşrudur ya da değildir. Burada sorulan o; meşru mudur?
Erdoğan: Coğrafi bütünlük içerisinde. evet, ama coğrafi ayrılık içerisinde hayır.
Soru: Coğrafi bütünlükten kastınız Misak-ı Millî sınırları mı?
Erdoğan: Ona orda hudut tayin edemem…”
1993’te İl Başkanı Erdoğan’ın fikirleri bunlar. Ve bugün yapılanları da hep birlikte yaşıyoruz. Silahların bırakılacağı bahanesi arkasında ama silahların koyu gölgesinde, Türk millî egemenliği, Türk, Kürt ve Arap halklarının bileşkesi olan bir topluluğa geçmeye doğru hızla ilerliyor…
İkinci durak: Batının Sevr hayâli
9 Eylül’de İzmir’de boğulan emperyalist işgalci hayâller, yırtılıp atılan Sevr paçavrası ve Lozan’da tescil edilen bir Türk millî egemenliği var. Ama…
Türkiye’nin paylaşılma antlaşması olan Sevr’in (1920) bazı maddelerine ve 3 Kasım 2002 sonrasındaki Türkiye’ye bakalım. Özellikle Türkiye’nin paylaşılma antlaşması dedim çünkü Antlaşma’nın girişinde öyle diyor.
“Bir taraftan işbu muahedede başlıca düvel-i müttefika olarak zikiredilen Britanya İmperatorluğu, Fransa ve İtalya ve
Japonya ve işbu başlıca devletlerle birlikte düvel-i müttefikayı teşkil eden Ermenistan, Belçika, Yunanistan, Hicaz, Lehistan,
Portekiz, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven ve Çekoslovakya:
Diğer taraftan Türkiye; …” (TTK, Antlaşmalar tam metin)
Antlaşma metninde 230 defa Türkiye, 8 defa Türk geçiyor. Türk arazisi, Türk lirası, Türk akçesi, Türk ve Yunan ırkları (anlaşılan millet anlamında kullanılmış), Türk olmayan tebaa-i Osmaniye, Türk tayyareleri gibi tanımlar yapılmış.
Ne var bunda efendim, diyen çıkacaktır. Olsun, ben yine de “Osmanlı Türk değildi” ya da “Osmanlı Millet sistemi” diyenlere hatırlatayım istedim. Hani yukarıda “Türkiye sadece Türklerin” değildir diye düşünenler var ya, sanıyorum onların bu bilgiye ihtiyaçları da var.
Bugün genişletilmiş bir Sevr ile karşı karşıyayız desek yanılmayız. Sevr’deki bazı maddelere, bugünkü Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinde de rastlıyoruz. Mesela 170. maddesindeki “kır polisi” ya da 144. maddesindeki azınlıkların taşınmazları böyle konular.
Mesela, Md. 144 önce Milletler Cemiyeti Konseyince atanacak hakemlik komisyonundan ve bu komisyonların buyurma yetkilerinden söz ediyor. Bu yetkilerden birisi de “Bir topluluğun (cemaatin), 1 Ocak 1914’te beri, mirasçısız olarak ölmüş ya da yitik bulunan üyelerinin bütün taşınır ya da taşınmaz mallarının kime aktarılacağı. Bu mallar devlet yerine topluluğa (cemaate) aktarılabilecektir.”
Azınlık vakıflarının malları konusu Lozan Antlaşması’nda da vardır (Md 43/3). Lozan Antlaşması’na göre yapılan çalışmaların neticesinde 1936 Beyannamesi ile mevcut azınlık vakıflarının tespit ve tescili gerçekleştirildi. Beyan edilen taşınmazların “mülkün sahibi” hanesine; “Hz. İsa”, “Hz. Meryem”, “Aziz Sen Paul” veya “nam-ı mevhum”, “nam-ı müstear” gibi yazılan isimler veya boş bırakılanlar, kabul görmedi. (Merhum Sadi Somuncuoğlu’nun yazısı ve arşivinden istifade edildi.)
1974 Yargıtay Hukuk Genel Kurul Kararı ile de artık azınlık vakıflarının mal edinmesi tamamen ortadan kalkmıştı.
Peki bugünle ilgisi ne derseniz? 20. 02. 2008 tarih ve 5737 Sayılı Vakıflar Kanunu’yla taşınmazların yeniden topluluklara verilmesi kabul edilmiştir.
Gerek 1936 Beyannamesi gerekse 1974 Yargıtay Genek Kurul Kararı ortadan kaldırılarak, “Hz İsa” ya da “Hz Meryem” veya “Aziz Sen Paul’un taşınmazları “Topluluklara (cemaatlere)” devredilmiştir. Bütün bunlar da AB müzakere sürecinde yaşanmıştır.
Görülüyor ki bugün, ABD başta olmak üzere bütün Batı hep birlikte hareket ediyorlar. Tapu senedimiz Lozan Antlaşması delik deşik edilmektedir.
Bugün güney sınırlarımızın güneyinde yaşananları, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 7 Aralık 2017’deki Yunanistan seyahatindeki Lozan güncellenmeli tartışmasıyla birlikte düşünmek gerekiyor.
“Zaman zaman bakıyorsunuz bir adadan dolayı hemen ortalığı karıştırıyorlar. Bunların aşılması lazım diye düşünüyorum. Güncelleme derken, A’dan Z’ye bir değerlendirmeye tâbi tutulabilir. Yunanistan’ın da rahatsız olduğu bazı madde başlıkları olabilir. Bunlar oturulup konuşulur.” cümleleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ait.
Lozan’dan son bir hüküm daha: “Türk Hükümeti, Türkiye’de oturan herkesin, doğum, milliyet, dil, soy ya da din ayırımı yapmaksızın hayatlarını ve özgürlüklerini korumakla yükümlenir. (Md. 38/1)”.
37’nci madde ise daha da ilginç: “Türkiye, 38-44’üncü maddelerin kapsadığı hükümlerin temel yasalar olarak tanınmasını ve hiçbir kanunun, hiçbir yönetmeliğin ve hiçbir resmî işlemin” bu hükümlere aykırı olmamasını, çelişmemesini, hiçbirinin bu hükümlerden üstün sayılmamasını yükümlendiğine hükmediyor.
Bu iki madde “Azınlıkların korunması” başlığı altında olmakla birlikte vatandaşlık ve vatandaşların birey olarak eşitliği ilkelerini hüküm altına da alıyor.Ve Türkiye bu hükme bütün anayasalarında uymuş.
Bütün bunlarla birlikte baktığımızda bazı sorular cevap arıyor:
Bu süreci başlatan ve destekleyenlerin bu hususlardaki bilgileri ne kadardır? Eğer biliyorlarsa devam etmelerini nasıl açıklarlar? Yok eğer bilmiyorlarsa derhal yanlıştan dönmek için ne bekliyorlar?
Bu süreci destekleyenler Cumhuriyetin kurucu fikri milliyetçilik fikrinden ve kurucu kadronun devamı niteliğindeki kadro olmak iddiasından vazgeçmişler demektir.
Ayrıca, bu üçüncü nesil PKK Açılımına karşı olanlar da her türlü ideolojik ve siyasi taassuptan vazgeçmek, anıların baskısından kurtulmak ve geçmişteki ihtilafları bugüne taşımadan uygun adım yürüyüşüyle Türk millî egemenliğine sahip çıkmak zorundadırlar.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:








