Marmara’nın Sessiz Çığlığı: Naci Görür Uyarıyor – Hande Ustamahmut

Prof. Dr. Naci Görür “ Marmara Denizi’nde Deprem Araştırmaları” adlı makalesinde olası bir Marmara Bölgesi depremine yönelik çeşitli araştırmaları ele almıştır. Söz konusu çalışmada Türk ve yabancı bilim insanları tarafından yürütülen araştırmalar açıklanmış ve depremin yoğunlaşacağı bölgeler ifade edilmiştir. Deprem incelemesinde kullanılan gemilerden bazıları şunlardır: “Le Suroit (12 Eylül19 Ekim, 2000), Odin Finder (27 Ekim-4 Kasım, 2000), Le Nadir (10 Ağustos-7 Eylül, 2001), Urania (29 Mayıs-16 Haziran, 2001 ve 8 Eylül 2 Ekim 2005), Marion Dufresne (20-25 Ağustos, 2001) ve L’Atalante (15 Eylül-11 Ekim 2002 ve 12 Mayıs-12 Haziran 2007)”
2000 yılında Fransızların R/V Le Suroit isimli gemisi, Kuzey Marmara çukurluğunda yer alan fay hatlarını saptayarak bölgenin ayrıntılı bir atlasını çıkarmıştır. 2001 tarihinde İtalyan Urania gemisi, 1999 yılındaki deprem kırıklarını haritalandırmıştır. Yine aynı tarihte Fransızların R/V Le Nadir gemisi Marmara Bölgesi’nde hangi fayların aktif olduklarını tespit etmiştir. Fransa’ya ait Marion Dufrasne gemisi ise Marmara Denizi ile Kuzey Anadolu Fayı’nın oluşumu, yaşı ve geçmişteki depremleri hakkında önemli ve kapsamlı bilgiler sunmuştur. Bu bilgiler ışığında Marmara Bölgesi için en tehlikeli fay hattı, Tekirdağ Çukurluğu ile Adalar arasında uzanan ve 110 km uzunluğunda olan hat olarak tespit edilmiştir. Dolayısıyla, bu fay hattının kırılması halinde bölgede 7’den büyük bir deprem beklenmektedir. Öte yandan 110 km ve 65 km uzunluğundaki fay hatlarının Marmara Bölgesi boyunca tek seferde kırılması durumunda, oluşacak depremin büyüklüğünün 7,6 olması öngörülmektedir. “Yapılan tüm araştırma sonuçları beklenen depremin Kuzey Anadolu Fayı’nın İzmit Körfezi ile Tekirdağ Çukurluğu arasında uzanan doğrultu atımlı fay sistemi üzerinde (kuzey kol) olacağı yönündedir. Bu fayın
her iki tarafındaki blokların hareketinin takıldığı (engellendiği), dolayısıyla burada önemli bir stres biriktiği ve belirli bir süre sonra bu fay parçasının kırılarak büyük bir deprem üreteceği düşünülmektedir.”
Olası bir deprem felaketinde tsunami tehlikesine de değinen Görür, Çınarcık Çukurluğu’nun güneyindeki normal fayların hareket etmesi durumunda bölgede 6 büyüklüğünde bir deprem olabileceğini ve söz konusu fayların deniz tabanında dikey hareketlere yol açmasıyla birlikte Marmara Denizi’nde tsunami riskinin doğabileceğine dikkat çekmektedir. Zira 17.000 yıl önce Tuzla Burnu açıklarında meydana gelen tsunami felaketi ile 1509 depremi sırasında yaşanan diğer bir tsunami felaketi bu durumu kanıtlamaktadır.
Yerbilimci Celal Şengör ise depremle ilgili şu şekilde ifadelerde bulunmuştur: “1999 yılında Kocaeli ve Düzce’de meydana gelen depremler, Kuzey Anadolu Fayı olarak bilinen ve doğuda Karlıova’dan, Batıda Saros Körfezi’ne kadar uzanan yaklaşık 1200 km’lik büyük sağ yanal atımlı fay üzerinde bundan sonra meydana gelecek moment-büyüklüğü 7’den fazla olması beklenen yıkıcı depremin önümüzdeki 30-40 yıl içerisinde % 60’dan büyük bir olasılıkla İzmit Körfezi ağzı ile Şarköy arasındaki alandaki fay parçası üzerinde olacağını göstermiştir.”
Yukarıdaki ifadelerden ve yürütülen araştırmalardan da anlaşılağı üzere İstanbul’da ne yazık ki bir deprem beklenmektedir. 23.04.2025 tarihinde İstanbul’da meydana gelen 6,2 lik depremin ardından X platformunda Prof. Dr. Naci Görür şu açıklamaları yapmıştır: “
1-İstanbul depremi olacak (Marmara Depremi).
2-Bu son 23 Nisan depremleri İstanbul Depremini daha da öne çekti.
3-Millet olarak fay ve deprem olcak mı olmayacak mı konuşmayalım.
4-Bizim için önemli olan deprem dirençli kentler yaratmaktır. Depremleri minimum hasarla atlatalım. İnsanlarımız ölmesin.”
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy ise Adalar Fayı’nın ölü bir fay olduğunu ifade ederek Marmara’da İstanbul’u tehdit eden büyük bir deprem riski görmediğini belirtmiştir.
Görüldüğü üzere alanda yer alan uzmanlar, İstanbul depremiyle ilgili farklı görüşler benimsemişlerdir. Bunun temel nedenlerinden biri, uzmanların verileri yorumlama biçimleri ve kullandıkları analiz yöntemlerinin farklılık gösterebilmesidir. Ayrıca, her uzman farklı modeller, varsayımlar veya tarihsel döngüler üzerinden risk değerlendirmesi yaparak kendi yaklaşımını oluşturmaktadır. Ancak her ne olursa olsun yaşadığımız coğrafyanın ciddi bir deprem riski taşıdığını unutmadan, bilimsel verileri dikkate alarak gereken yapısal ve toplumsal önlemleri vakit kaybetmeden almalıyız. Her şeyden önce depremle ilgili yapılan tartışmaların bilimsel temelden uzaklaşıp birer propaganda aracına ya da sloganik bir söyleme dönüşmeden, akıl ve mantık çerçevesinde, sağduyulu bir şekilde ele alınması ve çözüm odaklı bir zemine oturtulması gerekmektedir.








