Millete ve tarihe karşı sorumluluk | Hakan Paksoy Yazdı

Millete ve tarihe karşı sorumluluk | Hakan Paksoy Yazdı
Yayınlama: 28.03.2023 21:30
A+
A-

Cumhuriyet, halkın kendini yönetecek kadroyu seçtiği bir rejim. Halk da milletin yaşayan üyelerinin meydana getirdiği topluluk. Türk Milleti tarihin keskin kavşaklarından birisine daha girdi. Cumhuriyetimizin yüzüncü yılında yeni bir seçim sürecini yaşıyoruz. Türk halkının çok dikkatli olması gerekiyor. Çünkü bu dikkat, tarihin Türk Milleti için yüklediği bir ödev. Halkın geçmişten aldıkları emaneti geleceğe taşırken, terazisini daha hassas ayarlaması çok önemli.

Türk Milleti son yirmi bir yılda böyle keskin dönemeçlere girdi. Ancak terazisini hassas kullandığı söylenemez. Dolayısıyla buralardan sarsılmadan çıkamadı. Bu kavşaklarda tarihî kırılmalar yaşandı. Etkileri de üst üste eklenerek ve ağırlığı artarak devam etti. Ve bugüne geldik.

Geldiğimiz yerde, elimizde mimari yapısı bozulmuş bir devletimiz var. Tıpkı fayların kırılması gibiydi. Kırılan faylar yüzünden artık hiçbir şey eskisi gibi olmuyor ya, bu da öyle. Devletin hayatında da tarihin kırılması bu etkiyi yaptı.

“Yetmez ama evet” depremi

12 Eylül 2010’da bir referandum gerçekleşti. Anayasa değişikliğiydi. 28 madde değişti ama hukuk sistemimizi de perişan ettik. Geçmişin tüm tecrübesini yok saydık. İktidar ve ortağı FETÖ, yargımızı tamamen ele geçirmeyi hedeflemişti. Başarabilmek için 12 Eylül darbe kadrosunun yaşayanlarının yargılanması da değişiklikler içindeydi. Başardılar da.Yaşayanlarının 85 ile 93 yaş aralığında ve Alzheimer hastası olduğu bile düşünülmedi. İntikam hırsı ateş gibiydi. Bunu bilenler de bu ateşe habire odun attılar.

Ama intikam ateşinin kolay sönmeyeceğini, yeni ve ağır yaralar açacağını hiç düşünmediler.

Artık hukuk sistemi bozulmuştu. Hukuk insanlarının memuriyetlerini yöneten kurul seçimle belirlenecekti. Adına da demokrasi dendi. Derhal gruplar oluştu. Grupların ittifakı ve mücadelesi vardı. Yargıç ya da savcının bağımsızlığı ortadan kalkmıştı. Artık falanca cemaatin, feşmekânca siyasi görüşün yargıç veya savcısı olmuşlardı.

Ateşe odun atanlar menzillerine gidiyorlardı da, intikam hırsıyla hareket edenler devletlerini feda etmişlerdi. Ama hırs gözlerini kör etmişti bir kere.

Yanlış hesap Bağdat’ı beklemedi, çok daha yakından döndü. İktidarın ortağı dişlerini göstermeye, dışarıdaki efendilerinin planlarını uygulamaya başladı. Ateş bu sefer odun atarak besleyenleri ısıtmaya başladı. İşlerine de geliyordu doğrusu. Artık 15 Temmuz ihanetine doğru yol alınmaya başladı. Menzillerine ulaşmasına yardım ediyordu.

Türk tipi (!) başkanlık kavşağı

Bu kavşağa da yönetim şeklini menzillerine uygun duruma getirmek için girdirildi. Fiili bir durumu hukukileştirilmek için çalışılmaya başlandı. Yani devleti yönetenler hukuka uymuyorlar, hukuku yaptıklarına uyduruyorlardı. Hoş, hukuk da yoğun bakımdaydı zaten. Ortaya bir ucube çıktı. Binlerce yıllık Türk devletinin birikimleri yok sayıldı. Bakanlar bakan değil, hükümet de hükümet değil. Tek bir kişinin bütün kararları verdiği uygulamaya geçtik. Bu arada yerküre kükredi. Tek adam sistemi neredeyse ona da kafa tuttu(!) Devlet güçlerinin hemen harekete geçmesine mâni oldu. Bu sebeple depremde can kaybımız daha da fazla oldu. Bakanlar karşı çık(a)madılar. Dedik ya, isimleri bakandı. Sorumluluğu kimse üstlenmedi. Ağırdı çünkü.

Bu sisteme kirli bir referandumla geçmiştik. Tıpkı 2010 referandumunda olduğu gibiydi. Teklif edilen yeni sistemi oylarken, hukuk sistemimizden arta kalan enkazın kırıntılarını da görmezden geldik. Bir saat içinde ve oylama devam ederken, yazılı kurala zıt yeni kural oluşturuverdik. 2,5 milyon mühürsüz oy pusulası geçerli sayılmıştı. Türk Milleti bunu da dikkate almadı.

Artık fırtınalı denizde dümeni bozuk gemi gibi yol almaya başladık.

Bozulan sadece hukuk sistemi de değil. Devletin mekanizmasının tamamında sıkıntımız var. Bütün sıkıntılar günübirlik tedbirlerle çözülmeye devam ediyor. Bu daha da bozulmaya yol açıyor. Mesela füze gibi yükselen enflasyon altında kalan emekliye Cumhurbaşkanı kararıyla zam verildi. Ama daha önce asgari ücretten daha fazla olan maaşlar artık altındaydı. Asgari ücret de ortalama ücret hâline geldi. Sosyal Güvenlik Sisteminin de mimarisi bozuldu. Artık, depremi bekleyen, kolonları kesilmiş gökdelen durumunda.

İsrail’de bir pankart

İsrail’de de olağanüstü günler yaşanıyor. Hükümet yargıda düzenleme yapmak isteyince yüz binler sokağa döküldü. Gazetelerde “İsrail iç savaşın eşiğinde” başlıkları görülüyor.

Ne var bunda, bize ne, Filistin’de ettiklerini buluyorlar denebilir. O coğrafyayı kana buluyorlar, oh olsun bile diyenler çıkacaktır. Hatta sosyal medya böyle yorumlarla dolu. Bütün bunların dışında olaylara bakalım. Çünkü İsrail’de bize de örnek olacak gelişmeler yaşanıyor.

İsrail’deki ‘yargı reformu’nun neleri kapsadığı, elbette, bizi ilgilendirmiyor. Ama siyasi gelişmelere bakmakta fayda var.

İsrail Hükümeti’nde bazı bakanlar,iç savaşa rağmen reform yapılamayacağını söylüyorlar. Gazeteleri olayların düşmanı sevindirdiğini yazıyorlar. Genel grev çağrıları yapılıyor. İsrail üst düzeyde güvenlik krizi yaşıyor. Hükümet de tam olarak geri adım atmış değil.

Ama tam burada İsrail Cumhurbaşkanı Herzog devreye giriyor ve bir çağrı yapıyor. “İsrail halkının bütünlüğü için size yargı sürecini derhal durdurma çağrısı yapıyorum” diyor. Bu çağrı da karşılık buluyor.

Ama hepsinden önemlisi de gösterilerde bir kadının taşıdığı pankart. Çok düşündürücü. “Sonumuzun Türkiye gibi olmasını istemiyoruz.” yazılı. Fotoğraf, dışarıdan nasıl göründüğümüzü anlatıyor…

Bizi kim sakinleştirecek?

Onların gerginliklerini azaltacak, hakem olacak Cumhurbaşkanları var. Biz nasıl yapacağız?  Cumhurbaşkanı bizzat tartışmaların merkezinde. Tartışma kelimesi biraz hafif kalıyor biliyorum. Burası CHP’li demedik …bunlar da bizim vatandaşımız dedik, asalak, ahlaksız, namussuz, adi… ifadeleri Cumhurbaşkanı’na ait.

Cumhurbaşkanı’nın, Anayasa’ya rağmen tekrar aday olması, yine bir, anayasayı yok sayarak fiilî durum yaratma hâli. Diplomasının tartışmaları da sürüyor. Hem de mezun olduğu söylenen üniversitenin rektörlüğüyle, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın basına verdiği belgelerdeki açık çelişkilerle birlikte devam ediyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan,“Ekonomimizi büyüttük. Demokrasimizi güçlendirdik. Yasakları ortadan kaldırdık. Türk dış politikasına itibar ve öz güven kazandırdık.” da diyor. Çarşıdaki yangın bütün raflara yayılmış durumda. Ve Cumhurbaşkanı, bu sözü dediği gün (25 Mart 2023) Yunanistan’ın bağımsızlık gününü, on binlerce Türk’ün katledildiği, soykırıma tâbi tutulduğu günü kutluyor. Dışişleri Bakanı ile Atina Büyükelçiliği de kutluyorlar. İtibarlı dış politika da bu olsa gerek(!)

Bütün bunlar önümüzdeki sürecin nasıl bir kavşağı dönmeye çalıştığımızı anlatmakta. Ama artık dayanacak güç kalmamış görünüyor. Türk halkı emanet aldığı devletini salimen geleceğe taşımalıdır. Emanet edenlerin bu devleti kolayına kazanmadığı unutulmamalıdır. Bu tarihin yüklediği zorunluluktur.

Millî Düşünce Merkezi Genel Başkanı