Tatlı Su Milliyetçiliği – Melih Demirel Yazdı

Konfor alanlarında, mangalda kül bırakmayanlara…
Memlekette öyle bir milliyetçilik türü var ki, suya sabuna dokunmadan vatan kurtaranların sayısı, gerçekten taşın altına elini koyanların sayısıyla yarışıyor. Bu türün adı: Tatlı su milliyetçiliği. Güneş açınca meydanlara dökülen, yağmur çiseler çiselemez buhar olup kaybolan, konfor alanından bir adım dışarı çıkmadan memleketin kaderi üzerine ahkâm kesen kitle…
Ezberleri sağlam, dilleri hızlı, bilgileri sığ. Cesaretleri ise internet bağlantısı kadar: Koptuğu anda yok. Ama bir özgüven patlaması var ki, atomu parçalar. Kendilerini milletten yukarı koyan, tepeden tırnağa kibirle dolaşan bir azgınlık hâli… Bu milletin yükünü sırtlayan değil, tam tersine milletin sırtına binip “biz gerçek milliyetçiyiz” diye bağıran bir kısım insan. Bu ülkenin yıllardır görünmez prangası işte bunlardır. Çünkü gürültüleri çok, memleket lehine icraatleri yok.
Ve tabii vazgeçilmez uzmanlık alanları: Atatürk sömürüsü.
Atatürk’ü en çok kullananlar, onu en az anlayanlar.
Atatürk’ün ismini slogan, hatırasını filtre, düşüncesini ise yalnızca bir vitrin süsü olarak görenler… Atatürk’ün devrimciliğini değil, fotoğrafını seviyorlar. Aklını değil, adını taşıyorlar. Onlar için Atatürk, bir ilke değil; bir aksesuar. Bir duruş değil; bir dekor.
Bir de bu tatlı su takımının harita bilgisi vardır…
Milliyetçiliğin sınırları, onların gözünde Sivas’ın ötesine geçmez.
Vatan sevgisi, Çankaya’nın aşağısına inmez.
Memleketin dört bir yanında yoksulluk, eşitsizlik, adaletsizlik kol gezerken; onlar hâlâ kendi dar çevrelerinden milliyetçilik pazarlamaya çalışır. Sanki milliyetçilik, Ankara’nın bir semtine sıkışmış özel bir kulüpmüş gibi.
Bu zihniyet memleketi bütün görmez; sadece gözüne hoş gelen yeri görür.
Bu milletin bütününe gönül vermez; sadece kendini alkışlayan kalabalığı sever.
Sonra da çıkar, “Vatan biziz!” diye naralar atar.
Memleketin ekonomik çöküşünden bihaberler; çünkü market fiyatlarını ekran altı yazısından öğreniyorlar. Hukukun çığlığını duymazlar; çünkü adalet onlar için ancak kendilerini ilgilendiriyorsa adalettir. Gençlerin umutlarını bilmezler; çünkü kendi gençlikleri onlar için hâlâ ılık bir nostalji bardağıdır.
Gece yarısı attığı tweet ile memleketi kurtardığını sanan bu kesim, iş ciddiye binince ortalıktan kaybolur.
Eylem yok, üretim yok, fikir yok.
Sadece gürültü var. Ve o gürültü, bu ülkenin gerçek seslerini bastıran bir sis gibi memleketin üzerine çöker.
Peki lazım olan nedir?
Sözde değil özde duran, vitrin değil emek koyan, sosyal medya değil hayatın içine karışan…
Atatürk’ün adını değil, aklını taşıyan insanlar.
Atatürk’ün gölgesinde poz vermek için değil, onun açtığı yolu yeniden genişletmek için cesaret edenler…
Çünkü tatlı su milliyetçiliği, bu milleti ileri götürmez.
Çünkü bu kibirli duruş, bu sığ milliyetçilik anlayışı bu ülkenin yükünü hafifletmez; ağırlaştırır.
Çünkü Atatürk’ü maskeye çevirenler, önce kendilerini kandırır; sonra da bu milleti oyalamaya kalkarlar.
Unutmayalım:
Atatürk bir dekor değildir. Bir zekâdır, bir iradedir, bir devrim ruhudur.
Onu vitrin süsüne çevirenler, gün gelir kendi sığlığının içinde boğulur.
Gerçek milliyetçilik tatlı suda yapılmaz.
Gerçek milliyetçilik sıcak odada, rahat koltukta, çayını karıştırırken yapılmaz.
Gerçek milliyetçilik; yağmurda, çamurda, fırtınada belli olur.
Soruyorum, sandıkta yüzdelik dilimde barajı dahi aşamayan bir zihniyet ve türevleri, nasıl kapsayıcı olup tüm Türkiye’yi kucaklayabilir?
Bütün meseleyi yüzlerce yıl öncesinin tartışmalarına odaklayan, adına ideoloji dedikleri düşünceleri dayatmaya çalışan bir azınlık, yani ırksal şovanizmden öte bir yolu yordamı olmayan bir kitle soruyorum, memleketi kaç adım ileri götürür?
Nitekim bir yönetim iddiaları olmasa bile neredeyse her dönemde hortlayan bu zihniyet, el freninden başka bir şey değildir.
Sadece belirli bir kesim içinde söylemiyorum bunu. Her türlü radikallik, şüphesiz felakettir.
Ez cümle bu memlekette bir şeyler kalıcı şekilde yoluna girecekse şayet, iki grubu dışlamak gerekir.
Birinci grup bu yazının konusu. İkinci grup ise, itinayla meşruiyetten kopanlar. Eli kanlı katilleri, özgürlük savaşçısı, gerilla gibi sıfatlarla güzelleyerek, barış adı altında içten içe özerklik diye yanıp tutuşanlar…
Olmaz efendim olmaz.
Bu sinir uçlarından kurtulmadan yeni şeyler konuşulmaz. Bir yerde işin içine kırk küsür yıllık çıkar hikayeleri girer, göz önünde birbirine tamamen zıt kutuplar arka kapıda George Washıngton üzerinde menfaatleri gereği uzlaşır, olan yine bize olur…
Bunu da vakti geldiğinde detaylandırırız. Sinilerden arınıldığı vakit…
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:








