Siyaset temiz mi ki, okullar temiz olsun – Yusuf İpekli Yazdı

Meclisin hali pür mealini seksenli yıllarda lise öğrencisi iken, menfur ve karanlık bir cinayete kurban giden cesur gazeteci, araştırmacı yazar, ülkemizin yüz akı rahmetli Uğur Mumcu’nun “Söz Meclisten İçeri” isimli kitabından öğrenmiştim.
O kitapta Uğur Mumcu, meclis tutanaklarını incelemiş milletvekillerinin birbirlerine yaptıkları sataşmaları, yine birbirilerine attıkları iğrenç lafları yazmıştı.
Ağza alınmayacak küfürler vardı kitapta. Ayıplı sözcükler vardı. Kinayeli söylemler de…
İlk gençlik yıllarımda utanarak okumuştum o kitabı.
Meclis, kürsü, sataşma, küfür, ayıplı söz deyince aklıma iki önemli siyasetçi / şahsiyet gelir.
Bunlardan biri ulus devletin yılmaz savunucusu, anayasa hukuku profesörü, hocaların hocası, Kıbrıs davasının cesur savunmanı, yandaş çıkar odaklarına peşkeş çekilmek istenen fabrikaları, tesisleri özelleştirme yoluyla satacakların korkulu rüyası, eski dışişleri bakanlarımızdan, 1960 kurucu meclisi üyesi ve 60 anayasasının hazırlayıcılarından, Bağımsız Cumhuriyet Partisi Genel Başkanı, İngilizce ve Fransızca bilen Mümtaz Soysal.
Diğeri; diplomat, siyasetçi, milletvekili, 1960 kurucu meclis üyesi, anayasa komisyonu sözcüsü, Avrupa Parlamentosu üyesi ve daimi temsilcisi, eski dışişleri bakanı, Fransızca bilen Coşkun Kırca.
Mümtaz Soysal, Galatasaray Lisesi ile Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu.
Coşkun Kırca, Galatasaray Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu.
Görüldüğü gibi bu iki şahsiyetin pek çok ortak yanı var.
Ancak, Mümtaz Soysal Demokratik Sol Parti ve Sosyal Demokrat Halkçı Partide, Coşkun Kırca ise Doğru Yol Partisinde doksanlı yıllarda siyaset yapmıştı.
Meclisin çalışmalarına öteden beri çok meraklı olduğumdan ve görüşmeleri heyecanla izlediğimden, bugünkü gibi hatırlıyorum Mümtaz Soysal ile Coşkun Kırca özellikle dış politika ve anayasa konusunda sık sık kürsüye çıkar, tebessüm dolu sözlerle atışırlardı.
Bu iki siyasetçi diplomat vakarı içinde meseleleri ele alır, mevzuyu enine boyuna irdeler, birbirlerine nezaket içinde sataşırlardı.
Meclis kürsüsünde milletvekiline yumruk atan milletvekillerine duyurulur.
Demirel’in anlaşılır dili, Ecevit’in nezaketi, Erbakan’ın espri anlayışı, Özal’ın tarihe geçen özdeyiş niteliğindeki cümleleri siyasetin karanlık sokağında hoşgörü ile karşılanırdı.
Tiyatrolara, karikatürlere konu olan liderler büyük hoşgörü sergilerdi.
Gerçi geçmişte siyasetin serbest kürsüsü olan mecliste hır gür, kavga dövüş olmadı mı? Olmaz mı, cinayet bile işlendi. Özellikle altmışlı yıllarda meclisi sallayan Türkiye İşçi Partisi milletvekilleri neler yaşadı neler…
Yere göğe sığdırılamayan Menderes dönemi ise tam bir garabet. Tarihinde yer alan vatan cephesi ise ayrı bir rezalet.
Meclis!
Günümüzün siyaseti. Günümüzün siyasetçisi.
Ah, gazi meclis ah!
Hele siyasete yön veren(in), nereden nereye diyebileceğimiz, insanın içini karartan şu sözler(i) yok mu: “Geri zekalı, haysiyet fukarası, sefil, zavallı, gafil, eşkıya, çürük, sürtük, siyasi eşkıya, haysiyetsiz, onursuz, sanatçı müsveddesi, edep fukarası, ahlaksız, haysiyet celladı, kan emici, cibilliyetsiz…”
Bu sözleri duyunca, hayatının kırk yılını eğitime adamış bir öğretmen olarak içim yanıp kavruluyor.
Neden?
1. Öğrencilerime, “insan sevgisi insan olmanın gereğidir” dedim. Ahlak, saygı, hoşgörü bilgiden önemlidir dedim. Ne iş yaparsanız yapın en iyisini yapan siz olun dedim.
Yukarıdakiler yanlış anlamış olmalı ki, manzara kötü.
2. “Sakın küfür etmeyin. Yalan söylemeyin. Dolandırmayın. Sorumluluk sahibi olun. Eliniz, diliniz temiz olsun.” dedim.
Yukarıdakiler yine yanlış anlamış olmalılar. Çünkü onlar, siyaseten küfür ediyor, siyaseten yalan söylüyor, siyaseten dolandırıyor, eli de, dili de temiz değil.
Görüyorum ki, sokaklar da kirli, sokaklarda yaşayanlar da…
Kazançlar da lekeli, haksız kazancın kapısını sonuna kadar açanlarda…
Buna paralel olarak okullar pis, okulları temizletmeyen zihniyette…
Okul demişken on beş milyon mülteciyi barındıran ülkemiz okulların tuvaletini temizlemiyor ya, diyecek bir şey bulamıyorum.
Tıpkı çocukların, verdiği şu cevaplara diyecek bir şey bulamadığım gibi…
“Büyüyünce ne olacaksın yavrum?”
“Ziyaaannnn!”
***
“Peki sen ne olacaksın Ali?”
“Katların, yatların, ferrarilerin, paranın kralı.”
***
“Ayşe!”
“Ne olacak öğretmenim. Elbette Ali’nin karısı…”
Yani…
Yanisi şu: “Siyaset de siyasetçi de temiz değil…”
Peki okullar?
Siyaset temiz mi ki, okullar temiz olsun.
Neden?
Ulus devleti çökertmek için; tarikat, cemaat, vakıf ve derneklerin özel okullarına, yurtlarına zemin hazırlama yüzünden…
Seni gidi hoca seni, bütün bunları siyaseten yazıyorsun değil mi?
Yok yok, sen de biliyorsun ki, güneş balçıkla sıvanmaz azizim.
Özgür düşünüp, bağımsız yazan fakir hiç bir şartta, herhangi bir çıkar için, hiç bir güce kıvanmaz…
Bilmem anlatabildim mi?
- YAZARIN DİĞER YAZILARINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN








