Altın kadehteki zehir: Millî devletin sonu – Hakan Paksoy Yazdı

Bu yazı 15 Temmuz’un yıl dönümünde yazılabilirdi. Ama arada kaynayıp gitme ihtimali vardı. TRT’de Dünya Kupası yarı finaline rağmen filmler ardı ardına gösteriliyor, TV kanalları “İrade bizim zafer bizim” logosuyla yayın yapıyordu.
Önce şunu açık bir şekilde ortaya koyalım: 15 Temmuz bir ihanettir. Türk milletine ihanettir. Hem de kapkara ihanet. Devlete başkaldırıdır. Darbe teşebbüsüdür. TSK’nın ve polisin içindeki devletine ve milletine bağlı kahramanlarıyla Türk halkı el ele vererek devletine sahip çıkmıştır.
Benzer ayaklanma ya da darbe teşebbüsleri tarihimizde görülmüştür. Patrona Halil (Eylül 1730) ve Kabakçı Mustafa (Mayıs 1807) olayları ya da 31 Mart (Nisan 1909) ayaklanması da böyle bir şeydir. Tabi hemen bunlar isyan ya da ayaklanmaydı denebilir. Ama o günkü yönetim saltanat olduğu için saltanatı yıkma ya da değiştirme teşebbüsüdür ve aynı zamanda darbedir de. Çünkü sonuçta Osmanoğlu ailesinin saltanatı devam ettirilmekte yerine başka bir isim getirilmemektedir. Üç ayaklanmada da padişahlar değiştirilmiştir. Yani üçü de birer darbedir.
Ortada bir zafer yoktur. Bilakis aslında yüz karasıdır. Devletimiz bir çukura yuvarlanmaktan kurtulmuştur ama bu sefer farklı bir şekilde yeni bir bilinmezliğe sürüklenmeye başlamıştır.
Yeni rotaya bakış
Bu yola yeniden yapılanma nutuklarıyla girildi. Sebep de 15 Temmuz ihaneti gösterildi. Hadisenin büyüklüğü ve ondan daha büyük algı yönetimiyle itirazlar susturuldu. Kolay da değildi. Aksi takdirde hapse gönderilmek ve darbeci diye yaftalanmak tehlikesi vardı. En güncel örneği de bütün yapmayın etmeyin denmesine rağmen askerî hastanelerin kapatılmasıydı. Bugün bizzat Cumhur İttifakı ortakları tekrar açılmasını konuşuyor.
Sonra esas büyük değişiklik geldi. Keşke değişim olsaydı, dönüşüm yaşanıyordu. Tek adam rejimi geldi. “Fiili durumu hukukileştirelim, başkanlık sistemi” dendi. Ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildi.
Her şey bu sistemle kolayca düzelecek ve çok büyük hızla huzura kavuşacaktık. Ama 2018 Haziran’ında başladığımız bu sistemden getirenlerin de vazgeçmek istediklerine dair gazetelerde yazılar görülmeye başlandı. Üzerinden daha sadece 8 yıl geçmişti. Ve tam sekiz yıldır da ekonomimiz büyük bir silindirin altından bir türlü çıkamadı. Çünkü her karar bir kişinin iki dudağından çıktı. Karşısında söz söyleyebilenler bile hemen değiştiler veya değiştirildiler. Hatta belediyelerin görevi olan yangına müdahale bile Cumhurbaşkanı’nın talimatı üzerine yapılır duruma geldi.
En son gelinen aşamada da itirazların vereceği rahatsızlıklar kolluk ve yargı eliyle önlenmeye çalışılıyor.
Bu kısa özetten sonra Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili (malum Kurul’un başkanı cumhurbaşkanı) Mehmet Uçum’un son yazısına bakalım. Çünkü yazının başlığı da içeriği de ilginç. Başlık: “15-16 Temmuz: Millî Demokratik Halk Devrimi”.
Yazar, 15 Temmuz’da yaşananları ikinci kurtuluş olarak değerlendiriyor. Ve “bundan sonraki aşama” diyerek ekliyor: “ikinci kurtuluşun ortaya koyduğu görev olan ve Cumhuriyet’le başlayan kuruluşun tamamlanmasıdır.”
Ama bu arada bir gerçeği de açıkça ortaya koyuyor. “Birinci Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kuruluş aşamasına geçilmiştir. Ancak bu yüzyılın başından itibaren yürüttüğümüz kuruluşu tamamlama sürecinde…” Türk kimliğine karşı neredeyse savaş açmış bir ideolojik yönetimin cumhuriyetin kuruluşunu tamamlama iddiası, yaptıklarını süslü cümlelerin arkasına saklama gayretinden başkası değildir.
Yazılandan anlayacak herkese “la havle…” dedirtecek bir ifadeler değil mi? Okuyan da sahi sanacak. Çok yakın geçmişe kadar Cumhuriyet devrimleriyle kavga edenler galiba başka iktidârlardı? Ama soğukkanlı bir şekilde bakıldığında bunları, İçişleri Bakanı’nın 81 il valisine gönderdiği15 Temmuz Genelgesi’ndeki “15 Temmuz dünya tarihine kurucu ve sarsılmaz bir dönüm noktası olarak kaydedilmiştir.” ifadesiyle birlikte değerlendirmek gerekir. Yanlarına Kurtuluş Savaşı ifadesini müfredattan çıkarmak teşebbüsünü de koyduğumuzda daha da organize bir hâl alıyor. Anlaşılan kuruluşun tamamlanması düşüncesi sadece bir kişiye ait değil. Stratejik bir planın yürütülmeye başladığının görünüyor.
“Kuruluş ve kurtuluş”
“’Kurtuluş felsefesi, Anadolu’nun tüm bölgelerini, tüm kimliklerini, tüm değerlerini kuşatmaya çalışmıştır. Buna kurtuluşun ‘Anadolu kapsayıcılığı’ denebilir.” diyor Uçum. Ve devam ediyor…
“…Türkiye, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte kuruluş aşamasına geçmiştir. Ancak bu aşamada kurtuluş döneminde egemen olan ‘kapsayıcı Türk Milleti’ anlayışı yerine ‘kuruluş felsefesini’ belirleyen dışlayıcı bir Türk milleti yaklaşımı öne çıkmıştır.”
2025 yılındaki 15 Temmuz yıl dönümünde reklam panolarındaki “Milletin Adı Türkiye” afişleri hafızalarda tazeleğini korumaktadır.
Bunların hepsi de birer iftiradır. “Cumhuriyeti kuran ahaliye Türk Milleti denir” ifadesi kurucu felsefedir. Milletin adı Türk Milleti’dir ve bir tek kişiyi dışında bırakmamaktadır. Ama niyet grup kimlikleri için konuşmaksa daha da açık olmak gerekir.
Mehmet Uçum ise üstü çok kapalı bir şekilde bunu söylüyor. Uçum’a göre, “…tercih edilen dışlayıcı anlayışın sosyolojik, politik ve değer sistematiği açısından ciddi sonuçları” bir gerçekmiş. “…kuruluş felsefesi, ülkemizin değer ve kimlik zenginliğini baskılayan, yoksullaştıran hatta tasfiye eden birçok” sonuç ortaya çıkarmış.
Bu sonuçlar da yazıda veriliyor. Bunları:
- İnanç değerleri alanında dindarlarla ilgili sistematik baskı yapısı,
- Azınlıklar açısından zarar verici pratikler,
- Alevilerle ilgili problemler,
- Türk, Kürt ve diğer kimliklerle ilgili sorunlar,
- Sosyal adalet alanında haksızlıklar
diye belirtiyor.
Hafızalarını yoklayanlar bunların Cumhur İttifakı’nın seçim beyannamesi olan Türkiye Yüzyılı belgesinden hatırlayacaklardır. Çok milletli devlete doğru gidiş olan Terörsüz Türkiye süreci de bunun devamıdır.
Uçum yazısında, “devlet iç iktidarları ve toplum arasında sözünü ettiğimiz uyumsuzluktan / temel çelişkiden kaynaklanan sorunların tasfiye sürecine girmesi de kaçınılmaz olmuştur.” da diyor. Çok milletli, birden fazla resmî dilli devlete doğru gidiş olan Terörsüz Türkiye de bu tasfiye sürecidir.
Görülen, “bu yüzyılın başından itibaren yürüttüğümüz kuruluşu tamamlama süreci” ifadesindeki tamamlama, yanlış olanı tamamlama değil. Yerine doğru olanı yapmak olarak anlamak lazım. Malum yapılan yanlış deyip hem de bunu tamamlamak düşünülemez.
Son olarak Uçum’un “Artık bu dönem Millî Devleti yeniden yapılandırma ve halkın devletini inşa etme dönemidir.” sözlerine dikkat etmek gerekiyor. Türk Milleti’nin tanımını kimliklerin eşitliğine dönüştürecekleri anlaşılıyor. Bu da tarihte denenen ama tutmayan “halkların bileşkesi” yani ittihad-ı anasır (unsurların birliği) demektir..
Maksat süslü cümleler arasında saklanarak açıklıyormuş gibi yapılıyor. Türk Milleti, zehrin altın kadehte sunulduğunu hiç unutmamalıdır.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:








