Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı (1) – Gülhan Seyhun Yazdı

Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı (1) – Gülhan Seyhun Yazdı
Yayınlama: 19.05.2025 17:19
A+
A-

Kasım 2024’te Nobel Akademik Yayıncılık tarafından yayımlanan “Özgürlüğün Dansa, Dansın Özgürlüğe Yolculuğunda Atatürk” adlı kitabımın bir bölümünde yer verdiğim “Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı” başlıklı bu yazı dizisinde amacım; Türk toplumunun çağdaş uygarlık seviyesine ulaşması için gerekli olan ilkelerden “Milliyetçiliği”[i] akıl, bilim ve vicdanımın sesiyle “anladığım gibi” aktarabilmek, “herhalde Atatürk’ün milliyetçilikten anladığı buydu” diyebilmektir. Zira Atatürk’ün bilinçli bir şekilde yaşayarak uyguladığı, bizimse yıllardır öğrendiğimizi sanarak savunduğumuz bu ilkeyi, sağlam temeller üzerine inşa edememenin yarattığı kaosun içinde yolumuzu kaybedebiliriz. Bu yazı dizisiyle siz de göreceksiniz ki yüzyıl öncesinde de emperyalist zihniyetin hedefinde “Türkler” vardı. Ve yine göreceksiniz ki emperyalist gücü yenen “En büyük Türk’ün etrafında kenetlenen, Türklerdi”. En büyük motivasyonları da “haksızlıklara karşı duruşlarıydı.”

Rum Doğan Türk, Türküm Diyen Rum

Yaz tatillerinin birinde arabayla kısa bir tatil yapmaya karar vermiştik. Hani denizleri aşıp, yakıp yıkarak Anadolu içlerine kadar ilerleyen, ancak haklı ve onurlu bir savaşla atalarımızın denize döktüğü, Yunanlıların memleketine.

Güvenle girmiştik sınırdan, heyecanla ilerledik,

Gözlerimiz sanki bizim memleketi, bizi görmüştü yollarda!

Sahi geçmiş miydik İpsala’dan, sınırdan?

Toprağı, taşları, denizi, ağaçları ve insanları ne kadar da benziyordu bize.

Sahi neydi bunların alıp veremediği?

Derken tatilin ilk günü arabamız arızalanmış ve yolda kalmıştık. Kısa bir durum muhakemesinden sonra yola ve tatile devam kararı alıp taksiyle Selanik’e ulaştık. Ertesi sabah en yakın araba kiralama ofisine girdiğimizde masada oturan genç görevliye derdimizi anlatmaya başladık. Kızım, İngilizce konuşarak bir hafta araba kiralamak isteğimizi söylerken eşim ve diğer kızımla kendi aramızda Türkçe konuşmaya devam etmiştik. Görevli gencin sevimli yüzü, birden Türk olduğumuzu anlayıp kendi patronunun da Türk olduğunu söylerken adeta gururlu gülücüklerle kaplanmış, resmi bir alışveriş havasında başlayan diyaloğumuz birdenbire ahbap ilişkisine dönüşmüştü. Derken koltuk değnekleriyle kara yağız bir delikanlı kapıda görünmüş, bizim sevimli görevli de içeri giren patronuna, Türk olduğumuzu kendi dilinde müjdelemişti. Patron, bunu duyar duymaz biz de onunla Türkçe konuşmaya başlamıştık.

Sanki arabası bozulan biz değil de onların kardeşlerinden biriydi!

Patron Hataylı idi ve Rum kökenli Türk vatandaşı idi. Atalarının da yaşadığı yüzlerce yıllık vatanını Hatay’ı, bir süre önce bırakmak zorunda kaldığını üzülerek ifade etmişti.

Hatay, eski Hatay değildi. (Deprem öncesi)

Kısa bir muhabbetten sonra bozulan arabamıza baktırabileceğini, dönüşte çekici konusunda veya her konuda yardımcı olabileceğini söyleyerek bütün endişelerimize çare olacak yolu bize göstermiş, dakikalar içinde yaşadığımız tatsızlığı adeta üzerimizden almıştı.

Sahi Türk, neydi?

Yunanistan’da kendini “Türk” diye tanıtan bir “Rum!”, patronunun Türk olmasından gurur duyan bir “Yunanlı” vardı.

İşte dedim!

Atatürk’ün yaratmak istediği tablo buydu! Atatürk, birleştirici özelliği sayesinde ırk, dil, din hatta zaman farkı gözetmeksizin bu topraklarda yaşayanları “Türk milleti” altında birleştirmiş, sahip olduğu özellikleri de bu millete zırh gibi giydirmişti.

Onun milliyetçiliği, kıtaları birbirine bağlayan ve nice uygarlığın beşiği olan Anadolu halkını bir arada tutmanın, birbirine kenetlemenin, barış içinde özgür ve insanca yaşamanın kilidiydi. Onun milliyetçiliğinin temeli, akla ve bilime dayanan eğitimdi, kültürdü. Bu suretle ırk, din, dil, mezhep farklılıklarına rağmen kendine ve dünyaya güvenle bakabilen, insan hak ve özgürlüklerinde her vatandaşın eşit olmasını hedefleyen bir milliyetçilikti. Çünkü dünyada hiç kimsenin anasını ve vatanını seçme şansı yoktu. Böyle bir şansı olmadığı gibi hiç kimse de anasından ve vatanından dolayı suçlanamazdı. Ancak ve ancak onurlu ve özgür bir yaşam mücadelesi vermek insanın kendi elindeydi. İnsan olma onurunu yakalama, hak mücadelesi verme ve haklı mücadele etme şansı da insanın elindeydi. Diğer yandan “ana,” “vatan” veya “ata” öyle değerlerdi ki bireyin, toplumun, milletin ve hatta insanlığın gururu ve mirası olabilirdi.

Ne mutlu ki atalarımızın onurlu ve haklı bir mücadele sonunda bize vatan yaptığı Türkiye’miz, gurur duyabileceğimiz atalarımız, tarihimiz ve Atatürk’ümüz vardı![ii]

Diğer yandan Türk Devrimi’nin bu genel yaklaşımına karşın, yönetim kadrosunda kan milliyetçiliğini benimseyenler de olmuş, ne yazık ki Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı sürdürülememişti.[iii] Aynı çatıda toplanan bu kişi ve gruplar, Atatürk’ün ölümünden sonra onun sözlerini ve yaptıklarını olduklarından farklı göstermiş ve farklı yorumlamışlardı. Atatürk’ten sonra laiklik ilkesinden ödünler verilmiş, akla ve bilime dayalı hedeflenen eğitim darbe almış, milliyetçilik Müslümanlıktan ayrı görülmeyen bir anlayışa evrilmişti. Eğitimin yeniden din eksenine kayması ve imam-hatip okullarının açılmasıyla yeniden inanç temelli bir kültür oluşturulmaya, toplum inanç olarak ayrıştırılmaya ve özellikle Müslüman kadın, yeniden dine göre şekillendirilmeye başlanmıştı.

[i] Atatürk’ün de kullandığı gibi günümüzde de “Ulus/millet, ulusal/milli, ulusalcılık/milliyetçilik” olarak da kullanılmaktadır.

[ii] Gülhan Seyhun, “Atatürk Milliyetçiliğini Anladığım An” Gündem Arşivi, https://www.gundemarsivi.com/ataturk-milliyetciligini-anladigim-an/ (Erişim Tarihi: 12.07.2023).

[iii] Sabahattin Özel, Büyük Milletin Evladı ve Hizmetkarı, Atatürk ve Atatürkçülük, İstanbul, Derin Yayınları, 2006, s. 182.

DEVAM EDECEK…

1968’de Burdur’da doğdu. Lisans eğitimini GATA Hemşirelik Yüksek Okulu’nda tamamlayarak hemşire teğmen olarak mezun oldu. 24 yıl Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde çeşitli hastane ve birliklerde “başhemşirelik, acil sorumlu hemşireliği, karantina kısım amirliği, kreş ve anaokulu müdürlüğü, sağlık kurul amirliği, protokol subaylığı, orduevi müdürlüğü gibi idari görevlerde bulunarak albay rütbesiyle emekli oldu. Erciyes Üniversitesi Mikrobiyoloji ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi alanında iki yüksek lisans, İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi alanında doktora derecesini aldı. Açık Öğretim Fakültesi Yaşlı Bakım Bölümünü tamamladı. Halen Altınbaş Üniversitesi’nde öğretim üyesi. İkinci Dünya Savaşı Dönemi, Tıp Tarihimizde Askeri Sağlık Hizmetleri ve Özgürlüğün Dansa, Dansın Özgürlüğe Yolculuğunda Atatürk kitaplarının yazarı. Diksiyon, seslendirme ve dublaj, hikâye ve masal anlatıcılığı eğitimi aldı. Yaşlı bakımının insan olma onurunun bir göstergesi olduğuna ve toplumsal sorunların büyük ölçüde çocuk eğitimiyle çözülebileceğine inanan Gülhan Seyhun, Atatürk sevgisini; "Atatürk'ü sevmek kaderimdi, şimdi en güçlü iradem" şeklinde ifade ediyor. Gülhan Seyhun, askeri paraşütçü, tek yıldız dalgıç, kayakçı, dansa tutkun, evli ve iki kız çocuğu sahibi.