Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı (4) – Gülhan Seyhun Yazdı

Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı (4) – Gülhan Seyhun Yazdı
Yayınlama: 26.05.2025 15:29
A+
A-

Emperyalizmin hedefindeki Türkler

Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, başta İngiltere ve Rusya olmak üzere dünyayı sömüren emperyalist devletler, Osmanlıyı parçalamak ve paylaşmak için kolları sıvamıştı. Toplumu din, dil, mezhep ve ırk temelli farklılıklar üzerinden “Türk’e” karşı kışkırtıcı faaliyetlerin içine çekmişler ve onları kendi çıkarlarına kullanmışlardı. Hedefte, Türkler vardı. Türkiye, Türklerden temizlenecekti. Esasen bu amaçlarını gizlememişler, dahası bilimsel araştırma sonuçlarını siyasi görüşlerle değiştirerek ve Türk düşmanlığını ilmek ilmek işleyerek ilerlemişlerdi.[i]

1873 yılına kadar yapılan arkeolojik kazılar sonucu, Avrupalı bilim insanları tarafından Mezopotamya’daki uygarlıkların Orta Asya’dan gelen ve içlerinde Türklerin de olduğu Turani kavimler tarafından kurulduğu kabul edilmişti. Dönemin saygın bilim insanı Ernest Renan, hiçbir bilimsel veriye dayanmadan siyasi kaygılarla bu teze karşı çıkmış ve Türkler hakkında kullandığı aşağılayıcı ifadelerle durum, tam tersi yöne evrilmişti. Renan şöyle demişti:

“…Topraklar altından çıkarılan bu kadim ve yüksek Babil medeniyetini Türkler, Finovalar, Macarlar gibi şimdiye kadar tahripten başka marifet göstermemiş ve kendilerine has hiçbir medeniyet yaratmamış ırklar nasıl yapmış olabilir? Gerçi hakikat bazen hakikate benzemez gibi görünebilir ve eğer bize Samilerden ve Arilerden evvelki medeniyetlerin en kudretli ve en değerlisini kuranların Türkler, Finovalar, Macarlar olduğu uluorta bir kanaat yerine meseleyi menşeinden sonuna kadar izah edici delillerle ifade ve ispat olunursa inanırız. Fakat bu deliller bunu kabulden çıkacak neticenin fecaati nispetinde kuvvetli olmak lazım gelir.”[ii]

Renan’ın bu görüşü dönemin siyasilerine de yansımıştı. İngiltere, 1878 Berlin Antlaşması ile Osmanlı’nın paylaşımına katılmış ve hemen sonra, 1880’de başbakan olan Gladstone da açıktan açığa Türk düşmanı bir çizgiye gelmişti. Parlamentoda yaptığı konuşmalarda Türklüğü “Türk ırkını” hedef alarak şöyle aşağılamıştı:

“Osmanlı-Türk hükümeti hiçbir hükümetin işlemediği ölçüde suç işlemiş, hiçbir hükümet onun kadar suça saplanmamış, hiçbiri onun kadar değişime kapalı olmamıştır. Bu yalnızca bir Müslümanlık sorunu değil, fakat Müslümanlığın bir ırkın yaradılış yapısıyla birleşmesidir. Türkler, Avrupa’ya girdikleri o ilk kara günden bugüne, insanlığın insanlık dışı en büyük örneğini oluşturdular. Nereye gittilerse arkalarında geniş kanlı bir yol bıraktılar ve onların egemenliğinin uzandığı yerlerde uygarlık kayboldu. Türklerin kötülüklerini önlemenin tek yolu onları yeryüzünden kazımaktır.”[iii]

Gladstone’un yolundan giden ve iki yıl sonra İngiltere Başbakanı olacak olan Lloyd George da Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na girdikten sonra 10 Kasım 1914’te Londra’da, Kent Kilisesi’nde Türk milletine duyduğu kini şu sözlerle ifade etmişti:

“Türk’le hesaplaşmak için büyük kader geldi çattı. Türk, kötü yönetimiyle çürütmüş bulunduğu kendi dininin en büyük düşmanıdır. Türkler sanat, kültür ya da aklınıza gelebilecek herhangi bir alanda insanlığın ilerlemesine ne katkıda bulunmuştur? Onlar insanlığın kanseridir. Kötü yönettikleri toprakların etine acı çektiren ve yaşamın her lifini çürüten kanseri. Ve Türk Milleti ile büyük bir hesaplaşma gününün geldiği şu anda mutluyum. Doğruyla yanlış, iyi ile kötü arasındaki bu dev savaşta Türk’ün insanlığa karşı alçaklığının uzun bir çetelesi için kesin ve son hesaplaşmaya çağrılacak olmasından dolayı mutluyum.”[iv]

Yine Lloyd George, Türklerle ilgili düşüncelerinde hızını alamayıp şöyle demekteydi:

“Biz bu Türk’ün perişan ettiği yörelerde Anadolu’da uygarlığı yeniden getirmek hakkına, hatta görevine sahibiz ama tıpkı bu görev Amerikan yerlilerinin suçlamalarına karşı Amerika’nın beyaz yerleşimcilerinin yaptıklarını haklı kıldığı gibi.”[v]

Sömürgeci zihniyetin yok etmek istediği Türk’ün adı, esasen Osmanlıda zaten görmezden gelinmişti. Bu durum İstanbul Beyoğlu Belediye Hastanesi 1880 senesi istatistik cetveline şöyle yansımıştı: 1880 yılında hastaneye giriş yapan 1129 hasta, millet olarak; İngiliz (6), Alman (1), Avusturyalı (5), Arnavut (15), Ermeni (82), Arap (10), Bulgar (6), Çerkez (18), İspanyol (2), Fransız (1), Rum (79), Yunan (11), Yahudi (27), İtalyan (5), Latin (16), Müslüman (794), Polonyalı (31), İranlı (13), Suriyeli (4), Sırp (2), Ulah (1) olarak yazılırken Türk’ün adı dahi geçmemişti.[vi] Araplara “kavmi necip” asil kavim, Ermenilere “millet-i sadıka” sadık millet denirken Türklere genelde aşağılamak için “anlayışı kıt, idraksiz Türkler” manasında “etrak-ı bi idrak” tabiri kullanılmıştı.

Birinci Dünya Savaşı döneminde Osmanlı topraklarında yaşayan ancak kendilerini dinsel olarak farklı milletten gören birçok Arap, Ermeni ve Rum, devletin zayıflamasıyla emperyalistlerin kontrolünde ve onların emellerine hizmet eder hale gelmişti. Kuşkusuz birlikte yaşadıkları komşularına veya devlete karşı cephe almalarına sebep olabilecek nedenlerin sosyolojik açıklamaları ya da onları bu şekilde ihanete sürükleyen bir takım haklı nedenler de olabilirdi. Fakat neden bazıları birlikte yaşadıkları topluma ihanet ederek, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasına ve işgaline yardım etmişken bazıları sessiz kalmıştı? Bu ayrışmada, Fransız İhtilali’nin yarattığı milliyetçilik akımının etkisi yadsınamazdı. Ancak yüzlerce yıl birlikte yaşamalarına rağmen millet sisteminin içinde farklı dine, ırka dayalı oldukları anlayışının zihinlere yerleştirilmiş olmasının ya da Kur’an dili olduğu gerekçesiyle Gayrimüslimlerin Arap harflerini kullanamayışlarının sonucu olarak dil ve eğitim birliğinin sağlanamamasının etkisi yok muydu?[vii] II. Abdülhamid’in uyguladığı İslamcılık politikasıyla Gayrimüslim tebaa kendisini dışlanmış olarak hissedip hariçten gelen kışkırtmalara yem olmamış mıydı? Toplumda hak ve özgürlüklerde, refah seviyesinde eşitlik olsaydı acaba bu kopmalar, savaşlar, acılar yaşanır mıydı? Osmanlı toplumundan kopmayı hedefleyenler, işgalcilerle kol kola verirken, evini ve yurdunu savunmak için canını ortaya koyanlar da Türklüklerini fark etmişlerdi. Bu ayrışma ortamında yaşanan Birinci Dünya Savaşı’nda yurdunu savunan bir ordu vardı. Ve bu ordu, Türk ordusuydu. Yok edilmek istenen Türk’ün adı, Çanakkale ile yeniden doğmuştu. Çanakkale öncesinde, kendisine hasta adam da denilen Türk imajı, Çanakkale Zaferi ile değişmiş ve Türkler için cesur, fedakâr, korku nedir bilmez gibi sıfatlar kullanılmaya başlanmış ve Türk’ü silmenin kolay olmadığı anlaşılmıştı.

Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nda yenilgiyi kabullenmiş, ülke işgal edilmişti. İşgal edenler, karşılarında muhatap olarak Türkleri görüyordu. İşgal altında saldırılan, ezilen, öldürülen, tecavüze uğrayan, Anadolu’dan atılmak istenen “Türklerdi.” Damat Ferit Paşa, yapılacak barış anlaşmasının maddelerini görüşmek için Osmanlı adına Paris Barış Konferansı’na gitmiş ve kendisine hakaret dolu bir cevap verilmişti. 23 Haziran 1919 tarihli ve on ülkenin imzaladığı bu cevapta Türk milleti, soy üzerinden şu sözlerle aşağılanmıştı:

“Konsey, Türk ulusunun iyiliğini ister ve pek yüksek niteliklerine değer verir. Ama, bu nitelikler arasında, yabancı soyları yönetebilmek yeteneğinin de sayılabileceğini kabul edemez… Herhangi bir ülkede Türk yönetiminin kurulmasını, o ülkenin maddi gönenç ve ekin (kültür) düzeyinde bir azalmanın izlememiş olmasına rastlandığı görülmemiştir; yine ayni biçimde, Türk yönetiminin sona ermesi sonucunda, maddi gönencin artmadığı ve ekin düzeyinin de yükselmediği görülmüş değildir. Ne Avrupa Hıristiyanları arasında ne de Suriye, Arabistan ve Afrika Müslümanları arasında Türk eline geçirdiği yerleri yıkmaktan başka bir şey yapmış değildir. Savaşla elde ettiğini, barış içinde geliştirme yeteneğini hiçbir zaman gösterememiştir. Türk’ün nitelikleri arasında bu yoktur…Belirtmiş bulunduğumuz nedenlerle Türkler kendi yeteneklerinin dışında bir işe giriştikleri için bu konuda çok az başarı elde edebildiler…”[viii]

[i] Bu konuda Türk’e soy üzerinden yapılan saldırılar, Cengiz Özakıncı’nın “Atatürk’ün Türk Tarih Tezi Neden Terk Edildi” başlıklı videosundan alıntılanan bilgiler üzerine inşa edilmiştir. Cengiz Özakıncı, “Atatürk’ün Türk Tarih Tezi Neden Terkedildi?” https://www.youtube.com/watch?v=wLYAlrhPRv8&t=3s (Erişim Tarihi: 22.06.2023).

[ii] Afet İnan et. Al., Türk Tarihinin Ana Hatları, İstanbul, İstanbul Devlet Matbaası, 1930, s. 65.

[iii] Cengiz Özakıncı, Türkiye’nin Siyasi İntiharı, Yeni-Osmanlı Tuzağı, Otopsi, 2005, s. 125.

[iv] Cengiz Özakıncı, “25 Nisan 1985 Arıburnu, “Anzak Koyu” Mehmetçik ve Coniler”, https://www.guncelmeydan.com/pano/25-nisan-1985-ariburnu-anzak-koyu-mehmetcik-ve-coniler-t42114.html#1 (Erişim Tarihi: 15. 11. 2023).

[v] David Lloyd George, The Truth About Peace Treaties Vol. I, London, 1938, s. 62-63. https://archive.org/details/in.ernet.dli.2015.523824/page/ n65/mode/2up?q= (Erişim Tarihi: 15.11.2023).

[vi] Ceren Gülser İlikan Rasimoğlu, “On Dokuzuncu Yüzyıl İstanbul’unda Sağlık: Filles de la Charite ve Beyoğlu Belediye Hastanesi”, Tarihin Dönüşümü, Dönüşümün Tarihi, 2022, Altınbaş Üniversitesi Yayınları, s. 24-53.

[vii] Avram Galanti, a.g.e., s. 16.

[viii] Osman Olcay, Sevr Antlaşmasına Doğru, Ankara, AÜSBF Yayınları, 1981, s. LXXIII.

DEVAM EDECEK…

1968’de Burdur’da doğdu. Lisans eğitimini GATA Hemşirelik Yüksek Okulu’nda tamamlayarak hemşire teğmen olarak mezun oldu. 24 yıl Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde çeşitli hastane ve birliklerde “başhemşirelik, acil sorumlu hemşireliği, karantina kısım amirliği, kreş ve anaokulu müdürlüğü, sağlık kurul amirliği, protokol subaylığı, orduevi müdürlüğü gibi idari görevlerde bulunarak albay rütbesiyle emekli oldu. Erciyes Üniversitesi Mikrobiyoloji ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi alanında iki yüksek lisans, İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi alanında doktora derecesini aldı. Açık Öğretim Fakültesi Yaşlı Bakım Bölümünü tamamladı. Halen Altınbaş Üniversitesi’nde öğretim üyesi. İkinci Dünya Savaşı Dönemi, Tıp Tarihimizde Askeri Sağlık Hizmetleri ve Özgürlüğün Dansa, Dansın Özgürlüğe Yolculuğunda Atatürk kitaplarının yazarı. Diksiyon, seslendirme ve dublaj, hikâye ve masal anlatıcılığı eğitimi aldı. Yaşlı bakımının insan olma onurunun bir göstergesi olduğuna ve toplumsal sorunların büyük ölçüde çocuk eğitimiyle çözülebileceğine inanan Gülhan Seyhun, Atatürk sevgisini; "Atatürk'ü sevmek kaderimdi, şimdi en güçlü iradem" şeklinde ifade ediyor. Gülhan Seyhun, askeri paraşütçü, tek yıldız dalgıç, kayakçı, dansa tutkun, evli ve iki kız çocuğu sahibi.