Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı (6) – Gülhan Seyhun Yazdı

Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı (6) – Gülhan Seyhun Yazdı
Yayınlama: 31.05.2025 14:47
A+
A-

Birlik ve beraberliğe giden adımlar

İnsanlığın gelişimi, aklın ve bilimin rehberliğinde ivme kazanmış, bu süreçte insan hak ve özgürlükleri tanımlanmıştı. Belli bir coğrafyaya, sınıfa, ırka, dine, cinsiyete göre değişmemesi gereken bu hak ve özgürlükler, ancak demokratik rejimlerle olanaklı hale gelecekti. Akıl ve bilimin birey ve toplum yaşamında egemen olması ise temel insan hak ve özgürlüklerinin eksiksiz uygulanmasıyla gerçekleşecekti. Ancak bu, bugünden yarına olacak bir değişim değildi. Atatürk, birey ve toplum yaşamındaki her alanda, insan olma onurunu ve özgürlüğünü ön plana çıkaran, aklı ve bilimi savunan bir liderdi. İşte tam da bu noktada, demokrasinin yerleşmesi için gerekli alt yapıyı hazırlamış ve kurmuştu.[i]

Atatürk’ün ideali, “yurtta barış, dünyada barış” yani insanlık idealiydi. Bunun için önce yurt içinde barış ve birlik sağlanmalıydı. Nitekim yeni kurulan devletin sınırları içinde, kendisini ırk olarak farklı görenler olduğu gibi Müslümanlık dışında farklı inançlar da vardı. Dinin, daha doğrusu dini kendilerine göre yorumlayanların siyasi güce dayanarak toplumsal yaşama müdahalesi, toplumun ve özellikle kadınların hak ve özgürlüklerinde farklılıklar oluşturmuştu. Bu sadece dinler arasında değil aynı din içinde farklı mezhep veya farklı cemaatlerde de görülmekteydi. Bu toplum nasıl bir arada ve barış içinde yaşayabilirdi?

Toplumsal yaşamda, insanların belli ırk, din ve mezheplerle adlandırılması ve bu farklılıkların arasına kesin çizgiler konulması ne kadar doğruydu? Böyle bir ayrıştırmanın zararları, geçmişte yaşanmamış mıydı? Toplumu oluşturan bireylerin ırkı nasıl tespit edilebilirdi? Ve bu ne kadar insanca idi? Dine dayalı bir sınıflama nasıl yapılabilirdi? Herkesin dini algılaması, farklı olamaz mıydı? Veya insanlar doğduklarında kendilerine mal edilen dinler hakkındaki fikirlerini değiştiremez miydi? Nitekim insanlık tarihi bunu göstermiyor muydu? Sınırları belirsiz ve değişken olabilen ırk ve din kavramları, toplumu birleştirmek için yeterli miydi? Bu kavramlar, geçmişte de yaşandığı gibi en küçük zafiyetlerde halkı birbirlerine karşı kolayca kışkırtabilecek unsurlar olarak kullanılmamış mıydı? Osmanlı toprakları, emperyalist devletlerin ırk ve din unsurlarını kullanarak birbirine karşı kışkırttığı halkların birbirlerini boğazlamasına, içinde bulunduğu devletin askerini arkadan vurmasına sahne olmamış mıydı? Birinci Dünya Savaşı ile medeniyetin sembolü olduğu iddia edilen Batı’nın kontrolüne geçen Ortadoğu, niçin hala barış ve refah yüzü görmemişti? İnsan hak ve özgürlüğünü sadece dincilik olarak aşılayan, aynı zamanda halkı başlarındaki liderler eliyle sömürüp geriye kan ve gözyaşı bırakanlar, yine Batılı emperyalistler değil miydi?

24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması ile vatan sınırları çizilmiş ve toplumu yeniden ayağa kaldırma zamanı gelmişti. Atatürk, tarihten alınan tecrübelerle tüm zamanlar için geçerli ve güçlü olabilecek yeni bir toplum oluşturacaktı. Türkler, onurlu yaşamlarıyla dünya barışına hizmet ederken kendi varlığına ve bağımsızlığına karşı oluşabilecek tehlikelere karşı güçlü olmak zorundaydı. Bu yüzden birlik ve beraberliğin sağlanması için tüm farklılıkların zenginlik olarak görüldüğü ve her bir vatandaşın hak ve özgürlüklerde eşit olduğu bir anlayışta birleşilmeliydi.

29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyet’le birlikte kulluktan vatandaşlığa, ümmetten millete geçişin adımları atılmıştı. Savaşın içinden çıkan halkın bir arada ve barış içinde yaşaması için milli benlik oluşturulmalı ve geleceğe hep birlikte yürünmeliydi. Birlik ve beraberliği sağlamanın, ideale ulaşmanın yolu eğitimden geçiyordu.

Lozan Anlaşması ile çizilen devletin sınırları içinde kalan toplumda; Osmanlı’nın millet sistemiyle dinsel, hatta dinler içinde mezhepsel veya ırksal olarak ayrışmış farklı eğitim dilleri oluşmuştu. Türkçe konuşan Rum ve Ermeniler, yayınlarını Yunan ve Ermeni alfabesinden oluşan matbaalarıyla basıyor, 1492’de göçle gelen ve o dönemde (1928’lerde) hala İspanyolca konuşan Yahudiler, İbranice kitaplarını İspanyolca harflerinden oluşan matbaalarıyla basıyordu. Onlar da çocuklarını on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde açılan Fransız okullarına göndermeye başlayınca, eğitim dilleri Fransızca olmuştu[ii]. Müslümanların eğitim dili de Türkçe, Arapça ve Farsça kelimelerin Arap alfabesi (küçük değişiklikler yapılarak) ile yazıldığı Osmanlıca idi. Osmanlıca farklı bir dil olmadığı gibi halkın konuştuğu Türkçenin ihtiyaçlarını da karşılamaktan uzak, Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalarının varlığı ile anlaşılması güçtü. Osmanlıcaya hâkim olabilmek için Arapça ve Farsçaya da hâkim olmak gerekirdi. Ayrıca Medreselerde Kuran’ın Türkçe anlamı değil Arapça ezberine dayalı bir eğitim vardı. Dolayısıyla medrese eğitimi; gerçekte Türkçe konuşan halka yabancı bir eğitimdi. Dinsel eğitimlerle şekillenen bu toplumda, bireylerin birbirlerini anlaması, kederde ve sevinçte bir olması mümkün değildi.

1921 Anayasası’na 1923 değişiklikleri ile “Türkiye Devletinin…Resmi lisanı Türkçedir” maddesi eklendi.[iii] Toplumda birbirini inkâr eden farklı eğitimlerin önüne geçmek için 3 Mart 1924’te “Öğretimin Birleştirilmesi” Tevhidi Tedrisat Kanunu kabul edildi, bu kanunla ülkedeki tüm bilim ve öğretim kurumları Maarif Vekaletine bağlandı. Okullardaki dinsel ağırlıklı eğitime son verildi. Arapça ve Farsça öğretimi programlardan çıkarıldı. Kolej ve yabancı okullarda dinsel simgeler ile amacı değişik milliyet duygularını aşılamak olan dinsel öğretiler yasaklandı.[iv] 1924 ve 1926’da uygulamaya konulan eğitim programlarıyla vatandaşlık eğitimine önem verildi. Yine 3 Mart 1924’te, halifelik kaldırılarak laik anlayışın temelleri atıldı. Vatandaşlık bağıyla tanımlanan Türk tanımı, 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 88. maddesinde “Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese “Türk” denir.” şeklinde yasalaştı.[v] Böylelikle tüm bireyler ırkı, dini, mezhebi ne olursa olsun vatandaş olarak “Türk” kabul edildi.

17 Şubat 1926’da kabul edilen Medeni Kanun ile din ve mezhep anlayışından kaynaklanan farklılıklar bertaraf edilerek toplumda ortak aile hukuku oluşturuldu. Bu kanun, vatandaşlar arasında hukuk birliğinin sağlanmasında önemli bir adımdı. Azınlıklar, Lozan’da, kendilerine medeni haklar konusunda özerklik sağlanmasına karşın, Medeni Kanunu’nun hazırlık aşamasında 8 Ekim 1925’te Yahudiler, üç hafta sonra Ermeniler, 7 Ocak 1926’da da Rumlar azınlık statülerinden ve haklarından feragat etmişler[vi] devletle bütünleşip toplumsal kaynaşmayı yeniden kolaylaştırmak istemişlerdi. Türkiye’de sadece Müslümanların yaşamadığı, başka dinlerden vatandaşların da bulunduğu gerekçesiyle ilkokul, ortaokul ve liselerden din dersleri kaldırılmıştı.[vii] 10 Nisan 1928’de “Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır” hükmü Anayasa’dan çıkarılarak laikleştirildi. Bu yasal değişiklikler kadınlar için eşit vatandaş olma yolunda önemli kazanımlardı.

1 Kasım 1928 tarihinde “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun” ile Arap alfabesinin yerine Latin harflerinden oluşan Türk alfabesi kabul edildi. Kısa sürede Millet Mektepleriyle başlayan eğitim seferberliği sayesinde okuma yazma oranında artış yaşandı ve okuma yazma oranı 1927’den 1935’e kadar; kadınlarda % 4’den % 10.5’e, erkeklerde % 17.4’den % 29.3’e çıktı.[viii]

Türk alfabesi ile sağlanan eğitim birliği, insanların birbirini anlamasını kolaylaştıracak ve onların bir arada yaşama isteğini kuvvetlendirerek, acıda ve sevinçte kenetlenmesine, kendilerini bu topraklara ait hissetmelerine katkı sağlayacaktı. Şüphesiz birbirini anlayan insanlar, kenetlenerek güçlenecek ve ulaşılmak istenen ideale giden yolda daha da güçlü adımlar atabilecekti. Yoksa birbirlerini anlamayan insanların bir arada yaşaması, insanları mutsuz edeceği gibi yeni problemlere de yol açabilecekti.

DEVAM EDECEK…

[i] Emre Kongar, Atatürk Üzerine, İkinci Basım, İstanbul, Remzi Kitabevi, 1994, s. 9.

[ii] Avram Galanti, 1928’de yaklaşık on iki milyonluk nüfusu olan Türkiye’de on milyon nüfusun Türkçe, geri kalan yaklaşık iki milyon nüfusun da Arapça, Acemce, Süryanice, Kürtçe, Arnavutça, Çerkesçe, Rumca, Ermenice, Yahudice, İspanyolca dillerini konuştuğunu ifade ediyordu. Avram Galanti, a.g.e.

[iii] 364 nolu Teşkilâtı Esasiye Kanununun Bazı Mevaddının Tavzihan Tadiline Dair Kanun, https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc002/kanuntbmmc002/kanuntbmmc00200364.pdf

[iv] Erdal Aslan, “Atatürk Döneminde Tarih Eğitimi-I:“Türk Tarih Tezi” Öncesi Dönem (1923-1931)”, Eğitim ve Bilim, 2012, 37.164, s. 335.

[v] Sabahattin Özel, Büyük Milletin Evladı ve Hizmetkarı, Atatürk ve Atatürkçülük, a.g.e., s. 170-171.

[vi] Bilal Eryılmaz, Mücahit Bektaş, “Lozan perspektifinden Türkiye’de azınlık politikaları (1923-2016)”, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimler Dergisi, 2017, 5.2: 25-50, s. 27.

[vii] Erdal Aslan, a.g.e., s. 335.

[viii] Cemal Avcı, “I. Harf İnkılabı ve Millet Mektepleri”, Akdeniz Üniversitesi Akdeniz İnsanı Bilimler Dergisi, 2013, 3.1: 43-60, s. 56.

1968’de Burdur’da doğdu. Lisans eğitimini GATA Hemşirelik Yüksek Okulu’nda tamamlayarak hemşire teğmen olarak mezun oldu. 24 yıl Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde çeşitli hastane ve birliklerde “başhemşirelik, acil sorumlu hemşireliği, karantina kısım amirliği, kreş ve anaokulu müdürlüğü, sağlık kurul amirliği, protokol subaylığı, orduevi müdürlüğü gibi idari görevlerde bulunarak albay rütbesiyle emekli oldu. Erciyes Üniversitesi Mikrobiyoloji ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi alanında iki yüksek lisans, İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi alanında doktora derecesini aldı. Açık Öğretim Fakültesi Yaşlı Bakım Bölümünü tamamladı. Halen Altınbaş Üniversitesi’nde öğretim üyesi. İkinci Dünya Savaşı Dönemi, Tıp Tarihimizde Askeri Sağlık Hizmetleri ve Özgürlüğün Dansa, Dansın Özgürlüğe Yolculuğunda Atatürk kitaplarının yazarı. Diksiyon, seslendirme ve dublaj, hikâye ve masal anlatıcılığı eğitimi aldı. Yaşlı bakımının insan olma onurunun bir göstergesi olduğuna ve toplumsal sorunların büyük ölçüde çocuk eğitimiyle çözülebileceğine inanan Gülhan Seyhun, Atatürk sevgisini; "Atatürk'ü sevmek kaderimdi, şimdi en güçlü iradem" şeklinde ifade ediyor. Gülhan Seyhun, askeri paraşütçü, tek yıldız dalgıç, kayakçı, dansa tutkun, evli ve iki kız çocuğu sahibi.