Biyoloji mi Kültür mü? – Hande Ustamahmut Yazdı

Biyoloji mi Kültür mü? – Hande Ustamahmut Yazdı
Yayınlama: 06.10.2025 18:47
A+
A-

Biyolojik cinsiyet, kadın ve erkeklerin fiziksel ve genetik özelliklerine gönderme yaparken; toplumsal cinsiyet (gender) bireylerin cinsiyet rollerine dikkat çekmektedir. Toplumsal cinsiyet kavramı, kadınlar ile erkekler arasındaki farklılıkların toplumsal yönlerine odaklanmaktadır. Toplumsal cinsiyet kavramını Ann Oakley, sosyolojiye kazandırmıştır. Ona göre bu kavram, toplumun kadın ve erkeklere yükledikleri rollerin eşitsizliğini vurgulamaktadır.

Scott’a göre kadınlık ve erkeklik rollerinin kuruluşu, belirli bir tarihsel bağlam içerisinde meydana gelmektedir. Nitekim Simone de Beauvoir da 1949 yılında yayımladığı İkinci Cinsiyet isimli kitabında aynı görüşü paylaşmaktadır. Beauvoir “kadın doğulmaz kadın olunur” ifadesiyle kadınlığın toplumsal bir inşa olduğuna dikkat çekmiştir.  Keller’e göre ise “kültürel bir kategori” olan toplumsal cinsiyet kavramı, her ne kadar bireyleri belirli bir toplumsal cinsiyet çatısı altında tutsa da o kültüre mensup bireyler üzerinde dahi aynı şekilde bir etki bırakmaz.

Bu noktadan hareketle toplumsal cinsiyet tartışmalarında üzerinde durulan temel mesele, kadın ve erkek arasındaki farklılıkların biyoloji tarafından mı yoksa kültür tarafından mı belirlendiğidir.  Doğacıların iddiasına göre kadın ve erkek arasındaki farklılıklar, biyolojik özelliklerinden ileri gelmektedir. Fiziki olarak erkeklerin kadınlardan daha güçlü olması, onların daha zorlu işlerde ve kamusal alanda örgütlenmelerine yol açarken; kadınların doğurganlık özellikleri çocuk bakımını üstlenmelerine neden olmaktadır. Gelişmeci argümanı savunanlar ise cinsiyet rollerinin biyolojik farklılıklardan değil, kültürel faktörlerle belirlendiğini savunmaktadır. Bu yaklaşıma göre bireyin içinde yetiştiği toplum,  onun davranış biçimlerini belirlemede büyük ölçüde etkilidir. Bununla ilgili çeşitli antropolojik veriler ortaya konulmuştur. Örneğin, Margaret Mead’ın Yeni Gine’de çeşitli kabileler üzerinde yaptığı çalışma, kabileler arasında dahi cinsiyet rollerinde yoğun farklılıklar olduğunu göstermiştir. Arapesh kabilesinin erkek ve kadın üyeleri şefkatli ve itinalı iken, Mundugumorlar, sert ve şiddete meyillidir. Bu örnekler, kadın ve erkek rollerinin belirlenmesinde kültürel normların etkili olduğunun kanıtlarından biri olarak değerlendirilebilir.

Feminist litaratürde cinsiyet rollerinin kültürel bağlam içerisinde biçimlendiği tartışılırken 1960’ler ile birlikte postmodern feminizmin yükselişi geçtiği görülmektedir. Postmodern femizim kişisel-politik, öznel-nesnel, mantık-duygu, akıl-beden ve aktif-pasif gibi dualist ayrımlara karşı çıkarak kadını ötekileştiren cinsiyetçi ifadeleri yapıbozuma uğratmıştır.  Derrida tarafından geliştirilen yapıbozum tekniği metinlerdeki ikilikleri sorgulamaktadır. Dolayısıyla postmodern feministlerin, Derrida’nın yapıbozumu, Foucault’un söylem analizi ve Lyotard’ın postmodernizm çizgisini takip ettikleri görülmektedir.

Ancak toplumsal cinsiyete Cinsiyet Belası kitabıyla farklı bir yaklaşım getiren Butler’a göre toplumsal cinsiyet, tekrar eden toplumsal ve kültürel davranışlar aracılığıyla üretilmektedir. Butler, bunu “performatif” kavramıyla açıklayarak, toplumsal cinsiyetin eylemler yoluyla pekiştirilen bir süreç olduğunu belirtmiştir. O, toplumsal cinsiyetin bir hakikat oluşturarak, bedenlere belirli bir ontolojik yapı sunduğunu iddia etmektedir. Dolayısıyla Butler, bu yaklaşımıyla söz konusu hakikatin değiştirilebilir olduğu kanısındadır.  Ona göre bedenin biyolojik gerçekliği, söylemler tarafından şekillendirilmekte ve cinsiyet, söylemlerle inşa edilen bir gerçeklik olarak görülmektedir. Ancak kimi düşünürler, bu görüşün biyolojik gerçeklikleri görmezden gelerek özcülük karşıtı anlayışı mutlaklaştırma riski taşıdığını ve insanların geleneksel cinsiyet rollerinden uzaklaştırılmaya çalışıldığını iddia etmektedirler. Örneğin Psikiyatrist Mustafa Merter, Hekatonla Son Tango  isimli kitabında fıtrata uygun olmayan cinsel eğilimlerin sonuçlarına değinmektedir. O eşcinsel bir varoluş tarzının insan psikolojisini olumsuz yönde etkilediğini iddia etmektedir.

Bugün toplumsal cinsiyet tartışmalarının geldiği noktada, cinsel kimliklerin doğuştan sabit olmadığı; bireyin yaşadığı deneyimlerle şekillenen ve adeta başlangıçta birer tabula rasa (boş levha) gibi ele alındığı bir anlayış öne çıkmaktadır. Zira küresel çaptaki yenilikler ve teknolojik ilerlemeler de sürecin bu noktaya gelmesinde etkili olmuştur. Örneğin biyoteknoloji ve genetik mühendislik alanındaki gelişmeler, cinsiyet değiştirme yöntemlerindeki ilerlemeler ve eşcinsellerin çocuk sahibi olabilmesi, cinsiyete dair ön kabulleri değiştirmektedir. Peki, tüm bu değişimlerin ışığında, cinsiyet dediğimiz olgu gerçekten sabit bir gerçeklik mi, yoksa toplum ve kültür tarafından sürekli yeniden üretilen bir inşa mı?

Sosyolog/Köşe Yazarı