Denge – Melih Demirel Yazdı

Venezuela’da yaşanan hadiseler üzerine, yine içimizde tarihi çoktan geçmiş bazı “süper zekalar” sahneye çıktı. Türkiye’nin, ABD’nin başını çektiği ve emperyalizm tehdidine karşı çareyi Doğu bloğuna yaslanmakta bulması gerektiğini söylüyorlar. Ezber bu; kolay, zahmetsiz ve tehlikeli. Çünkü dünyayı hâlâ Soğuk Savaş’ın donmuş kalıplarıyla okuyan bu yaklaşım, Türkiye’yi özne olmaktan çıkarıp bir başka eksenin, kızıl emperyalizmin nesnesi haline getirmekten başka bir şey vaat etmiyor.
Defaatle vurgulamakta fayda var: Türkiye Cumhuriyeti, gerek jeopolitik, gerek coğrafi, gerekse tarihsel konumu itibarıyla sıradan bir ülke değildir. Ne Batı’nın ileri karakolu olmaya mahkumdur ne de Doğu’nun arka bahçesi olmaya razı olmalıdır. Türkiye, başlı başına bir güçtür; olması gereken yer de tam olarak burasıdır. Kendi ayakları üzerinde duran, kendi çıkarlarını merkeze alan ve büyük güçler arasındaki fay hatlarında “denge”yi esas alan bir eksen ülke.
Ukrayna’ya bakın. Dün bütün ağırlığını Batı’ya yasladı ve sonuç ortada. Toprakları harap, geleceği belirsiz, iradesi büyük ölçüde dış aktörlerin insafına terk edilmiş bir ülke manzarası… Bugün Venezuela’ya bakın, bu kez tam olarak kızıl empeyalizme Doğu’ya güvenerek yaslanmanın bedeli ağır oldu. Ekonomik çöküş, toplumsal çözülme ve derin bir siyasal kriz. Akabinde yatak odasından eşkıya usulü ile alay edercesine, küçük düşürülerek, hukuk normlarını adeta tekmeleyerek derdest edilen Maduro… İki örnek de bize aynı gerçeği söylüyor: Büyük güçlerin gölgesine tümüyle sığınan ülkeler, o gölgenin karanlığında kaybolmaya mahkumdur.
Türkiye’nin farkı tam da burada başlar. Üç kıtanın kesişim noktasında, enerji hatlarının merkezinde, tarih boyunca imparatorluklara başkentlik yapmış bir coğrafyadan söz ediyoruz. Böyle bir ülkenin dış politikası reflekslerle, duygusal savrulmalarla ya da ideolojik romantizmle şekillenemez. Ne “Batı ne derse o” anlayışıyla ne de “Batı’ya inat Doğu” kolaycılığıyla yol alınabilir. Her iki yaklaşım da Türkiye’yi küçültür, hareket alanını daraltır ve bağımsızlığını zedeler.
Emperyalizme karşı gerçek duruş, bir bloğa eklemlenmek değil; emperyalizmin tüm biçimlerine eşit mesafede durabilmektir. Güçlü devlet olmak tam olarak budur. Kendi savunma sanayisini güçlendirmek, kendi ekonomik önceliklerini belirlemek, diplomaside çok yönlü ama ilkesiz olmayan bir çizgi izlemek… Denge politikası, zayıflık değil bilakis aklın, tecrübenin ve tarih bilincinin ürünüdür.
Bugün Türkiye ateş çemberi içindedir. Suriye, Irak, Doğu Akdeniz, Kafkasya, Karadeniz… Her cephede riskler kadar fırsatlar da barındıran bir tabloyla karşı karşıyayız. Böyle bir ortamda sapasağlam kalmanın, hatta güçlenerek yol almanın reçetesi; bir tarafa yaslanmak değil, teraziyi elde tutmaktır. Dostlukları çoğaltırken bağımlılık üretmemek, iş birlikleri kurarken egemenlikten taviz vermemek, gerektiğinde masaya yumruğunu vurabilecek iradeyi diri tutmak.
Türkiye’nin yolu ne Washington’dan ne Moskova’dan ne de başka bir başkentten çizilebilir. Bu yol, Ankara’dan çizilmek zorundadır. Tarih bize şunu öğretmiştir: Kendi dengesini kuramayan milletler, başkalarının dengesini bozmaya yarayan aparatlar hâline gelir. Oysa bu milletin kaderi, başkalarının hesap defterlerinde satır arası olmak değildir.
Sonuç olarak; Venezuela üzerinden akıl verenlere, Ukrayna gerçeğini hatırlatmakta fayda var. Türkiye’nin kurtuluşu, bir bloğa eklemlenmekte değil; kendi eksenini tahkim etmekte, dengeyi strateji haline getirmektedir. Emperyalizmin kanlı satrancında piyon olmamak için tek yol budur. Denge, Türkiye’nin zayıflığı değil, en büyük gücüdür.








