Küreselleşmenin Görünmez Kuşatması ve Türkçenin Yabancı Kelimelerle Sınavı-Davut Köksoy

“Türkçem, benim ses bayrağım”
Fazıl Hüsnü Dağlarca, bir şiirinde Türkçeye olan sevgisini bu dizelerle anlatıyor. Ben de bugünkü yazımda küreselleşmenin kuşatması altındaki Türkçemizi ele almak istiyorum.
Bir toplumun hafızası, kültürü ve bağımsızlığı, üzerinde yükseldiği dilin sütunlarında saklıdır. Dil, yalnızca alelade bir anlaşma aracı değil; bir milletin dünyayı algılama, hissetme ve ona kendi rengini verme biçimidir. Ne var ki bugün bu kadim kale, tarihin hiçbir döneminde görülmemiş sinsi bir kuşatmayla karşı karşıya. Küreselleşmenin, dijitalleşmenin ve popüler kültürün o tek tipleştirici çarkları, Türkçeyi kendi evinde, kendi sokaklarında ve en yaralayıcı olanı da kendi gençlerinin zihinlerinde bir nevi azınlık durumuna düşürüyor. Bu kuşatma, sınır kapılarına dayanan tanklarla, tüfeklerle değil; ışıklı tabelalarla, akıllı telefon ekranlarıyla ve “plaza dili” denen o melez, köksüz söylemlerle hayatımızın tam kalbine sızıyor.
Bir şehrin sokaklarında yürümek, aslında o milletin ruhunu okumaktır. Ancak bugün İstanbul’un, Ankara’nın ya da İzmir’in en işlek caddelerinde başımızı şöyle bir yukarı kaldırdığımızda gördüğümüz manzara, bir Türk kentine değil de kimliği belirsiz bir dünya metropolüne aitmiş hissi uyandırıyor. “Showroom”, “Beauty Center”, “Cafe & Bistro” veya “Dry Cleaning” yazılı tabelalar, Türkçenin estetiğini ve vakarını adeta boğuyor. Kendi diline yabancılaşma, ne yazık ki ticari kaygılarla ve “yabancı olanın daha kaliteli olduğu” yönündeki o eski, kompleksli algıyla başlıyor. Bir dükkâna Türkçe isim vermek rüküşlük sebebi sayılırken, tabelaya iliştirilen alelade bir İngilizce kelime statü göstergesi olarak pazarlanıyor. Oysa dilini kaybeden bir sokak, hafızasını kaybetmiş demektir ve hafızasız sokakların geleceğe özgün bir kültür mirası bırakması ham bir hayalden ibarettir.
Kuşatmanın en tehlikeli cephesi ise şüphesiz modern iş dünyası ve dijital mecralar. Bugün özellikle beyaz yakalı çalışanların ve gençlerin diline pelesenk olan “Plaza Türkçesi”, dilin yapısını içten içe kemiren bir ur gibi büyüyor. “Bu konuyu set etmek lazım”, “Toplantıyı confirm ettiniz mi?” ya da “Süreç hakkında bana feedback verin” gibi cümleleri gün içinde onlarca kez duyuyoruz. Bu söylenenler ne Türkçe ne de İngilizcedir; iki dilin arasında sıkışıp kalmış, derinlikten yoksun, melez ve kimliksiz bir iletişim çırpınışıdır. Türkçenin o zengin fiil ve kelime dağarcığı göz göre göre bir kenara fırlatılırken, İngilizce fiillere Türkçe yardımcı eylemler yamamak dile yapılabilecek en büyük kötülüklerden biri. Zamanla insan farkında olmadan kendini sadece bu dar kalıplarla ifade edebilir hale geliyor ve o muazzam kelime hazinesi, terk edildiği köşede unutulup gidiyor.
Sosyal medya ise bu dil erozyonunun adeta lojistik üssü haline gelmiş durumda. Hız çağının getirdiği o tahammülsüz acelecilik, gençleri uzun cümleler kurmaktan, kelimelerin anlam derinlikleri üzerine düşünmekten tamamen alıkoyuyor. “Aynen”, “Okey”, “Bro” ve anlamsız harf yığınlarından oluşan “random gülüşler” üzerine kurulu, sığ bir iletişim dili doğuyor. Unutmamak gerekir ki, yabancı dillerden devşirilen kelimeler buraya sadece sözlükteki karşılıklarıyla gelmezler; kendi kültürlerini, yaşam tarzlarını ve düşünme biçimlerini de beraberinde taşırlar.
Bir dili kaybetmek, sadece bazı kelimelerden mahrum kalmak demek değildir. Yahya Kemal’in o asil ifadesiyle, “Türkçe ağzımda annemin sütüdür.” Bizler bu duru sütü yabancı katkı maddeleriyle kirlettiğimizde, o dille üretilen şiiri, edebiyatı, felsefeyi ve bizi biz kılan değerleri de kavrayamaz hale geliriz. Yunus Emre’nin, Karacaoğlan’ın, Fuzuli’nin ya da Mustafa Kemal Atatürk’ün dilindeki o billur güç ortadan kalktığında, ortada savunulacak bir “kültürel vatan” da kalmayacaktır.
Peki, bu dalga karşısında tamamen teslim mi olacağız? Dünyaya entegre olmak, küresel gelişmeleri takip etmek ve yabancı dil öğrenmek çağın kaçınılmaz bir gerekliliğidir; ancak bunu yapmak, kendi ana dilini kurban etmeyi gerektirmez. Dünyanın kültür mirasına yön veren toplumları (örneğin Almanya, Fransa veya Japonya), kendi dillerini koruma konusunda ne denli tavizsiz ve kıskanç bir duruş sergiliyorlarsa, bizim de aynı vakarı göstermemiz gerekir. Bu kuşatmayı kırmanın yolu ise kuru yasaklardan ziyade, kalplere dokunan bir dil bilinci ve sevgisi inşa etmekten geçer. Bir milletin dili, o milletin kalbidir, zihnidir; dilini koruyamayan milletler, başkalarının düşünce dünyasının kölesi olmaya mahkumdur.
Öncelikle aydınlar, sanatçılar, akademisyenler ve kitleleri peşinden sürükleyen medya, Türkçeyi duru ve güzel kullanma konusunda topluma samimi birer örnek teşkil etmelidir. Türk Dil Kurumu, yabancı kelimelere yalnızca sözlüklerde kalan teorik karşılıklar bulmakla kalmamalı, bu kelimelerin halkın yaşayan diline karışabilmesi için modern ve dinamik yöntemler geliştirmelidir. Bunun yanı sıra, ticari tabelalarda Türkçe isim kullanımını özendirecek yasal ve idari zeminler de vakit kaybetmeksizin güçlendirilmelidir.
Türkçe, yüzyıllar boyunca farklı medeniyetlerle harmanlanmış, Asya’nın bozkırlarından Avrupa’nın kapılarına kadar uzanan o uzun yürüyüşte pek çok fırtınaya göğüs germiş asil ve köklü bir dildir. Bugün karşı karşıya olduğumuz modern ve dijital kuşatmayı da aşacak kudrete fazlasıyla sahiptir. Yeter ki bizler, konuşurken ve yazarken Türkçenin ses bayrağını dalgalandırdığımızın bilincinde olalım. Dilimize sahip çıkmak vatanımıza, geçmişimize ve henüz doğmamış çocukların geleceğine sahip çıkmaktır; çünkü Türkçeyi bu kuşatmadan kurtarmak, bu topraklarda nefes alan her bir kişinin en asli haysiyet borcudur.
Güzel bir şiirle yazıma başlamıştım, yine güzel bir şiirle, Ali Yüce’nin “Dil Savaşları” şiiriyle yazımı bitiriyor, dilimizin kuşatmadan kurtulmasını diliyorum.
“Dün gece sabaha karşı/İngilizce sözcük taburları/Ankara Atatürk Bulvarına/Paraşütle atladılar/Saldırdılar tabelalara/Binlerce Türkçe sözcüğü/İşgal altına aldılar.”








