Esaretten İstiklale – Melih Demirel Yazdı

16 Mayıs 1919…
İstanbul esaret altında…
Payitahtın üstüne çökmüş ağır bir sessizlik var. Sokaklarda esaretin yorgunluğu, insanların yüzlerinde tarifsiz bir endişe dolaşıyor. Limanda demirleyen düşman gemileri yalnızca bir şehri değil; bir milletin onurunu da kuşatmış durumda.
Osmanlı Devleti fiilen çökmüş…
Ordular dağıtılmış…
Silah depolarına el konulmuş…
Millet yorgun, memleket bitap…
Ve tam böyle bir zamanda, herkesin sustuğu hatta kabullendiği yerde bir adam çıkıyor. Kafaya koymuş bir adam. Esaret kabul edilemez diyen bir adam. Geldikleri gibi giderler diyen bir adam…
O dönemde 9.Ordu Müfettişi olan Tuğgeneral Mustafa Kemal…
Mustafa Kemal Atatürk, Galata Rıhtımı’na doğru ilerlerken aslında yalnızca bir vapura binmiyordu. O gün, tarihin yönünü değiştirecek bir iradenin ilk adımlarını atıyordu.
Bandırma Vapuru ihtişamlı değildi.
Yorgundu… Eskimişti… Dalgalar karşısında kırılgan görünüyordu.
Ama tarihin en büyük yükünü en mütevazı gemilerin taşıyabileceğini yıllar evvel tüm dünyaya ispatladı.
Mustafa Kemal’in gözlerinin önünde işgal altındaki İstanbul vardı.
Boğaz’da duran düşman zırhlıları vardı.
Kendi vatanında esir muamelesi gören bir millet vardı.
İnsan düşünmeden edemiyor…
O vapura binerken ne hissetti?
Geride bıraktığı şehre son kez bakarken zihninden neler geçti?
Belki de tam o anda, yıllar sonra milletin hafızasına kazınacak o kararlılığı içinde taşıyordu: “Geldikleri gibi giderler.”
17 Mayıs’ta Karadeniz sertti.
Dalgalar büyüktü.
Bandırma Vapuru zaman zaman sarsılıyor, karanlık suların içinde güçlükle ilerliyordu. Fakat o vapurun içindeki irade, denizden daha güçlüydü.
İstanbul’dan uzaklaştıkça geride yalnızca bir şehir bırakılmıyordu.
Teslimiyet bırakılıyordu…
Boyun eğmişlik bırakılıyordu…
Çaresizlik bırakılıyordu…
Anadolu ise sessizdi.
Ama o sessizliğin altında büyük bir öfke vardı. İşgallere karşı büyüyen bir vicdan vardı. İzmir’in işgal haberi memleketin bağrına saplanmış hançer gibiydi. Yurttaş yoksuldu ama haysiyetleri dimdik ayaktaydı.
Karadeniz’in ortasında ilerleyen o vapur, aslında bir milletin yeniden ayağa kalkma ihtimalini taşıyordu.
18 Mayıs gecesi…
Hava karanlıktı.
Deniz suskundu.
Ufukta beliren Anadolu kıyıları ise adeta yıllardır beklenen bir umudun siluetiydi.
O gece Bandırma Vapuru’nun içinde yalnızca askerler yoktu.
Orada işgal altındaki şehirlerin çığlığı vardı.
Cepheden dönemeyen çocukların hatırası vardı.
Yetim kalmış evlatların gözyaşı vardı.
Toprağa düşmüş binlerce Mehmetçiğin emaneti vardı.
Ve hepsinden önemlisi…
Yeniden ayağa kalkmaya hazırlanan bir milletin iradesi vardı.
19 Mayıs…
Mavi gözlü devle birlikte umut çıktı kıyıya…
Direniş çıktı…
İnanç çıktı…
Bağımsızlık tutkusu çıktı…
Türk milleti o gün kaderine razı olmayacağını bütün dünyaya ilan etti.
Yıllarca savaşmış, yoksullaşmış, parçalanmış bir halkın içinden yeni bir devlet doğuşunun nişanesiydi. İşte bu yüzden 19 Mayıs yalnızca geçmişin hatırası değildir; bir milletin karakteridir.
Ve Mustafa Kemal, bu günün nesillere aktarılacak iradesini de gençlere emanet etti.
Çünkü o, bir ülkenin geleceğinin yalnızca silahla değil; fikirle, ahlakla, cesaretle ve vatan sevgisiyle korunacağını biliyordu.
Bugün bize düşen görev; sadece tören alanlarında bulunmak değildir.
19 Mayıs ruhunu anlayabilmektir.
Memleket zor zamanlardan geçse bile umudu kaybetmemektir.
Karanlık ne kadar büyürse büyüsün boyun eğmemektir.
Ve bu ülkenin sahipsiz olmadığını her şartta hatırlamaktır.
Bu duygu ve minnetle; başta ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bağımsızlık uğruna mücadele eden bütün kahramanlarımızı rahmet, saygı ve sonsuz bir özlemle anıyor,
19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nı yüreğinde memleket sevgisi taşıyan herkes adına gururla kutluyorum.








