Moral Eşitlik İlkesi | Hande Ustamahmut

Hayvan meselesi, bugün çağdaş toplumların etik tartışmalarında önemli bir yer tutmaktadır. Bu konuda öne çıkan tartışmalardan biri, insan türünün hayvan türü karşısında ayrıcalıklı olarak konumlandırılmasıdır.
Nitekim insan türünün dışındaki tüm kaynakların insanın iktidarında olduğu anlayışı, insan merkezciliğin sorunsallaştırılmasına neden olmuştur. Deontolojik yaklaşımların genel çerçevesini oluşturan hayvan ve insan türünün eşitliği ilkesi, temel bir etik olarak karşımıza çıkmaktadır.Bu yaklaşıma göre, her canlının yaşamına ve haysiyetine saygı gösterilmesi, temel bir etik prensiptir ve bu nedenle hayvanlarla insanlar arasındaki eşitlik ilkesi önemlidir.
Bu noktadan hareketle hayvan meselesiyle ilgili kavramsal ve kuramsal yaklaşımların 1970’lerin ikinci yarısından itibaren ortaya çıktığı söylenebilir. Zira Peter Singer’in 1975’te yayımlamış olduğu “Hayvan Özgürlüğü” adlı kitabının hayvan türünün ahlaki açıdan sorunsallaştırılmasında itici güç olduğunu söylemek mümkündür.Singer,hayvanların birer tüketim nesnesi olarak kullanılmasının sırf biyolojik farklılıklarından ötürü meydana geldiğini ve bu durumun ahlaki ölçütleri yok saydığını ifade etmektedir.
Kuşkusuz bu kitap alanda farkındalık oluşturulması noktasında önemli katkılar sunmuştur. Ahlaki bir sorun olan hayvan meselesi Jacques Derrida tarafından da ivedilikle ele alınmıştır. Derrida hayvanların sırf tüketilmek için çoğaltılarak öldürülmelerini bir “soykırım” olarak nitelendirmiştir. Bu bağlamda Derrida hayvan meselesini tartışırken “ben kimim” sorusuyla insan kavramını sorunsallaştırır.
Calarco’ya göre Derrida, onto-teolojik felsefe geleneğinin insan-hayvan perspektifini ele alarak problemin metafizik ikiliklerden ileri geldiğini belirtir. İki türü de sorunsallaştıran Derrida “insan” tanımını yeniden kavramsallaştırır. Dolayısıyla Derrida meseleye yalnızca hayvan zemininde değil, insan kavramını da tartışmaya açarak insanın kendi üzerindeki sınırlarını da ele alır. Çünkü hayvan, insan kimliğinin çerçevesini çizen bir oluşumla karşımıza çıkmaktadır. Bu minvalde insan-hayvan dikotomisinden azade yaklaşımlar noktasında çalışmalar artırılmalıdır. Farkındalık oluşması adına hayvanları edilgen bir nesne olarak değil, kendi varlığı içinde bağımsız bir canlı olarak görmek elzemdir.
Kuşkusuz insan olmayan hayvanlara yönelik şiddet noktasında öncelikle algısal zeminin değişmesi şarttır. Zira “Varlıkların nasıl öldükleri, nasıl yaşadıklarını anlamanın bir yoludur; nasıl bittiğini bilmeden hikâyeyi anlatmaya başlayamayız.” (Adam Phillips)








