Oyun(lar) – Yusuf İpekli Yazdı

Oyun(lar) – Yusuf İpekli Yazdı
Yayınlama: 22.04.2026 17:43
A+
A-

Oyun çocuğun gelişimi için anne sütü kadar önemlidir. Çocuk oyunla öğrenir demek galiba daha doğru. Oyuncak istekten öte ihtiyaç. Bu yüzden oyuncak sektörü pervasızca oyuncak üretmekte, kaliteli kalitesiz, sağlıklı sağlıksız, öğretici veya değil, eğitsel değeri var ya da yok, pedagojik formasyona uygun mu değil mi araştırılmadan / test edilmeden onbinlerce oyuncak piyasaya sürülmüş durumda.

Hem de albenisi yüksek biçimde vitrinlerde veya klavyenin hemen yanı başında müşterisini bekliyor.

Hali vakti yerinde olanlar iyi paralar karşılığında albenisi yüksek bu oyuncakları çocuğuna armağan ederken fakir fukara eski tabirle bir milyoncudan yolda darmadağan olan oyuncakları almak zorunda.

Oyuncak seçiminde çocuğun cinsiyeti belirleyici. Kızlara bebek, erkeklere sil-ah…

Oyuncak seçiminde belirleyici bir başka unsur ise özenti. Üzülerek belirtmek isterim ki, benim çocuğumun onun çocuğundan neyi eksik anlayışı anlayıp dinlemeden oyuncak seçimini etkilemekte.

Ya sanal oyuncaklar. Ya o sanal oyuncakların baş malzemesi silahlar. O sanal oyunlarda o sanal silahlarla işlenen cinayetler, barut, kan ve akıp giden paralar. Bir yanda paralar yüzünden hayatının baharında yok olan hayatlar, sönen ocaklar, göz yaşı içinde kalan ana babalar, eşler, boynu bükük ortada kalan çocuklar. Öte yanda o paralarla gününü gün eden baronlar, zenginler, ulusal ve uluslararası üstün sınıf…

Esasen oyuncak demeden önce oyunlara bakmak lazım.

Herşeyden önce oyun tek kişilik mi, çok kişilik mi? Masa başı oyunu mu, açık havada, oyun alanındaki oyun mu? Ortam sanal mı, gerçek mi?

Muteber olan çok kişilik oyun. Masa başından ziyade açık havada oynanan oyun.

Elbette hepimiz çocuk olduk, oyun oynayarak büyüdük.

Bizim çocukluğumuzda oyunlar canlı, oyuncaklar doğaldı.

Köy ortamında çamurdan misket yapardık. Bezleri içiçe doldurup yuvarlak hale getirerek dikip top yapardık. Cevizleri misket gibi dizerek güle güle oynardık. Saklambaç, çelik çomak, beş taş, kör ebe, uzun eşek en baba oyunlarımızdı. Kışın kar topu oynardık, kardan adam yapardık, kızak kayardık. El el üstünde kimin eli eğlenceli bir oyundu. Pece pece kaç pece oyunu köyde aileleri tanımamıza yardımcı olurdu. Köy, şehir, ülke isimlerini zikrederek istop oynardık. İsim, şehir oyunu hem genel kültürümüzü artırır hem de coğrafya bilgimizi geliştirirdi. Oyun bozan yok muydu, vardı. Mızıkçılık yapan, zıyaran yok muydu, vardı. Küskünlük kuşkusuz o da vardı. Ancak bütün bu olumsuzluklar kısa sürede kendiliğinden çözülürdü.

Orta yaş grubu mutlaka oda oyunları oynardı. Her haneden sağlanan malzemelerle yapılan toplu yemekler hem lezzetli olurdu hem de birliği beraberliği pekiştirirdi.

Öğretmenlerimiz etkili, donanımlı, bilgili, saygındı. Hataları kolay kolay affetmezlerdi. Sıkımı itiraz etmek, bir de anne babalardan azar işitirdik ki, bu hepimizin korkulu rüyasıydı.

Oyunların dışında okulumuzu kendimiz temizler, sobayı kendimiz yakardık. Bahçeye ağacı kendimiz diker, kendimiz sulardık. Başımız ağrıyınca da aspirin, gripin içerdik karnımız ağrıyınca da…

Bu durum gecekondularda da bir süre devam etti. Daha doğrusu internet çıkana kadar hâkimiyetini korudu.

Bir anlamda delikli demir Köroğlu’nun mertliğini nasıl bozduysa internette örfü, adeti, saygıyı, sözü sohbeti öyle bozdu.

Günün sonunda da bu durumdan en çok etkilenen kesim çocuklar oldu.

Çocuklar açık alan oyunlarından masa başı sanal oyunlara paraşütle çok hızlı iniş yaptılar.

Kadınların iş yaşamına katılması çocukları ya aile büyüklerinin eline bıraktı ya da bakıcıların insafına…

Aile büyükleri duygusal yaklaşımlardan dolayı, bakıcılar ise ses etmesin veya başına bir iş gelmesin diye verdiler çocuğun eline telefonu birer robot yetiştirdiler. Ya işten yorgun argın dönen anne baba telefon vermekten başka bir şey mi yaptı, hayır…

Bu çocuklar önce asosyal robot oldular sonra trafikte, okulda, sokakta birer canavara dönüştüler.

Oysa sosyal devlet görevini yerine getirip yeteri kadar kreş, gündüz / gece bakımevi, ana okulu, ana sınıfı, etüt merkezi açsaydı durum böyle mi olurdu?

Elbette daha sağlıklı bir nesil yetişirdi değil mi?

Onlar, yani yetkililer ne yaptı peki? Yap işlet devret diyerek otoyol açtı, havaalanı kurdu, şehir hastanesi yaptı. Bir yandan bunlarla övündü öte yandan kreş açan yerel yöneticileri cezalandırdı. Oysa okul öncesi eğitim alarak yetişen birey ne yapardı? Önceliği eğitime verir sonra da bunların yaptığı yap işlet devret yerine yaparım işletirim kazandığımı paylaştırırım derdi.

Söz uzadı değil mi?

O zaman dönelim şu oyun meselesine.

Neden?

Hani şu Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul katliamları var ya, o katliamlarla oyun arasında kurulan ilişkiye parmak basmak için…

Şimdi bu baskın ve katliamları yapan çocuklar internet bağımlısı imiş. Sabahlara kadar sanal oyunlar oynayıp uykusuz kaldıktan sonra ya akşama kadar yatıyor ya da okula gelip uyuyorlarmış. İnternetin sağladığı olanaklarla odalarının içi kumarhane olmuş. Arkadaşları yokmuş.

Tabi olmaz. Çünkü o çocuklar sokaklarda oluşan tehlikeler nedeniyle akvaryumda büyütüldü. Ekmeğin fiyatını bilmezler. Paradan anlamazlar. Ceplerinde kredi kartı sanal alışveriş yaparlar.

Ergenliğin geliştirdiği bunalım ortamında sıkışıp kalan ideal yoksunu genç kendini göstermek için ne yapar?

Kumara düşer,

Uyuşturucu kullanır,

Yalan söyler,

Kolay kanar,

Olay çıkarır,

Okul devamsızlığı artar,

Akademik başarısı düşer,

Okulu terk eder,

İsyankar olur,

Kavga eder,

Kin dolar, öfke patlaması yaşar, intikam peşinde koşar, nefret eder,

Ve cinayet işler, katliam yapar.

İşte oyun içindeki oyun(lar) budur.

Suç tek olsa da suçlu birden çok anlayacağınız. Onlar ise anne babalar, medya, sanal dünya, okul ortamı, aile içi tartışmalar, ekonomik faktörler, daha çok para kazanma hırsı…

Çözüm olay(lar) olduktan sonra önlem almakta değil. Çözüm çocuğu o hale getiren unsurları ortadan kaldırmakta.

Yani ekonomiyi düzeltmek, işsizliği önlemek, sokakları yaşanır kılmak, okul öncesi eğitimi zorunlu hale getirmek, okullardaki rehberliği ve psikolojik danışmanlığı geliştirmek, ekranları temizlemek, oyuncakları her açıdan denetlemek, eğitimi bilimsel temeller üzerinde yeniden şekillendirmek, internete erişimi mutlaka sıkı sıkıya takip etmek, öğretmenleri iyi yetiştirmek ve liyakata göre atamak, eğitim yöneticiliğini torpilden arındırıp güçlü kılmak, CİMER gibi tehdit unsuru taşıyan hatları revize ederek yeniden yapılandırmak gerekiyor. Bu unsurları düzeltmeden ne güvenlik kulübesinde yer alan görevli tek başına yeterli olur ne okul önüne dikilen polis ne de giriş kapılarına monte edilecek turnike.

Olur mu, çok zor. Çünkü bu önlemler en başından alınırsa çocuk, çocuk gibi büyür, çocuk gibi büyüyen çocuk ise yetişkin olduğunda sorgular, eleştirir, kolay kolay kandırılmaz, oy deposu olmaktan çıkar. Cehalet ortadan kalkar. Oyun içindeki oyunlar bozulur.

Yani mesele derin, süslü cümleler soğuk, hava serin mi, serin!

1964 yılında Ankara Kalecik doğdu. Sınıf öğretmeni, Türkçe bölümü mezunu, halen özel eğitim öğretmeni. Edebiyatla ilgileniyor. Eserleri 1.Çığlığa çağrı (Şiir) 2.Sensiz akşamların yorgun geceleri (Şiir) 3.Gökyüzüne kafa tutan sağanak (Şiir) 4.Okulumuz Avrupa'da (Gezi Yazıları) 5.Benekli Çocuk Şiirleri) 6.Bir Garip Gönül Hikayesi (Şiir) 7.Oba (Roman)