Uçkur – Melih Demirel Yazdı

Uçkur – Melih Demirel Yazdı
Yayınlama: 30.03.2026 19:37
A+
A-

Melih Demirel, son gelişmeler üzerinden siyasette ahlak ve liyakat tartışmasını sert bir dille ele alıyor: Bu artık tekil bir olay değil, yapısal bir sorun.

“Ahlak mukaddestir, çünkü aynı kıymette eşi yoktur ve hiçbir nevi kıymetle ölçülemez.” – Mustafa Kemal Atatürk

Bir söz düşünün ki, üzerinden geçen onca yıla rağmen hâlâ dimdik ayakta ve hâlâ bir pusula gibi tüm gerçekliğiyle önümüzde duruyor. Çünkü ahlak, sadece bireyin değil; toplumun, siyasetin ve devletin de temel direğidir. O direk sarsıldığında ise, geriye kalan her şey yalnızca hafızlarda ki son görüntüden ibaret kalır.

Geçtiğimiz günlerde kamuoyunun gündemine oturan bir hadise, tam da bu temel meselenin ne kadar ihmal edildiğini gözler önüne sermiştir. Ankara’da bir otel odasında gözaltına alınan bir belediye başkanı… Ve yanında, kendisinden 36 yaş küçük, 21 yaşında bir belediye çalışanı… Hukuki boyutu ayrı bir tartışma konusudur elbette  ancak meselenin ahlaki boyutu, hiçbir hukuki savunmanın arkasına saklanamayacak kadar açıktır.

Burada durup düşünmek gerekiyor: Bir kamu görevlisi, hele ki bir belediye başkanı, yalnızca hizmet üretmekle mi sorumludur? Yoksa temsil ettiği makamın vakarını, ciddiyetini ve ahlaki sorumluluğunu da taşımak zorunda mıdır?

Cevap nettir:

Siyaset, yalnızca projelerle değil; karakterle yapılır. Çünkü toplum, yöneticilerinde sadece icraat değil, aynı zamanda örneklik arar. Bu örneklik ortadan kalktığında ise geriye sadece güvensizlik, hayal kırıklığı ve çürüme kalır.

Bugün bazıları  “Uşak’ın iradesine sahip çıkalım” diyerek meseleyi siyasi bir refleksle savunma çabasına giriyor. Oysa ortada savunulacak bir irade değil, sorgulanması gereken bir zafiyet vardır. İrade dediğiniz şey, halkın onurunu temsil eder. O onur, kişisel zaafların gölgesine terk edilemez.

Ez cümle: Önce birilerinin uçkuruna sahip çıkın!

Çünkü mesele artık bireysel bir hata sınırını aşmış durumda. Bu, bir zihniyet meselesidir. Uzun süredir dillendirilen “ahlaki üstünlük” iddiasının, gerçekte ne kadar içinin boşaldığını gösteren bir kırılma noktasıdır. Hatta öyle ki, artık bu üstünlüğün yokluğu değil; doğrudan doğruya bir ahlaki problemle karşı karşıya olduğumuz aşikârdır.

Siyaset kurumunun en büyük zaafı, hataları örtmeye çalışmasıdır. Oysa hatayı kabul etmek, telafi etmek ve ders çıkarmak bir erdemdir. Ama hatayı normalleştirmek, savunmak ya da başka gündemlerin arkasına saklamak; işte asıl çürüme tam da burada başlar.

Bugün yaşananlar, tekil bir olay olarak geçiştirilemez. Bu, uzun zamandır biriken bir sorunun dışa vurumudur. Liyakatin geri plana itildiği, kişisel sadakatin ön plana çıktığı her yapı, er ya da geç bu tür skandallarla yüzleşmeye mahkûmdur.

Çünkü liyakat yoksa, ahlak da zayıflar. Ahlak zayıfladığında ise, makamlar sorumluluk değil; imtiyaz alanına dönüşür.

Ve işte o zaman, halkın iradesi dediğiniz şey, birkaç kişinin zaaflarının gölgesinde anlamını yitirir.

Bugün yapılması gereken şey çok basit ama bir o kadar da zor: Gerçekle yüzleşmek. Kendi içindeki çürümeyi görmezden gelerek hiçbir yapı ayakta kalamaz. Hele ki bu yapı, topluma umut olma iddiasındaysa…

Rezalet,  aymazlık, irtikap iddiaları, ahlaki problemler… Ve bütün bunların membaı: liyakatsizlik.

Bir yapı işte böyle çürütülür. Bir çınar işte böyle budanır. Memlekete umut olması gerekirken, işte böyle beka problemi haline getirilir.

Nitekim bu olaylar örgüsü; “hata” veya “kumpas” etiketleriyle geçiştirilemez. Bu akıllara, bilerek ve isteyerek yürünülen kirli yolun bedeli olarak lanse olur.

Memleketin kurucu unsurlarıyla problemi olanların, pirincin içindeki beyaz taşların; rövanşist eylemlerinin tezahürü düşüncesini doğurabilir.

Ortadaki su götürmez gerçek ise: Mızrağın çuvala artık sığmayışıdır.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:

 

Siyasetçi, İktisatçı ve Köşe Yazarı