Terzi Yamağından CERN Deneyine Uzanan Yolculuk – Mehmet Emir Aksoy Yazdı

Hayat, kimi zaman bizi tesadüflerin matematiğinde kaybolmuş gibi gösterir; oysa dikkatle bakınca, her adımın aslında bir ilahi hesapla çizildiğini fark ederiz. Bundan yıllar önce, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde, bir otel lobisinde, güneşli bir sabahın serinliğinde Yıldırım Mayruk ve Barbaros Şansal ile karşılaşmıştım. Sıradan bir “merhaba”nın ardından kahvemi söyledim ve denizin getirdiği huzura kendimi bırakırken, bir anda Barbaros Bey’in heyecanlı ses tonu dikkatimi çekti.
Konu, dünyanın en büyük deneylerinden biri olan Cern’deki parçacık hızlandırıcı projesiydi. Ancak konuşmanın içeriği, gazetelerde okuduklarımızdan, kitaplarda yazanlardan çok daha öteydi. Özellikle de Türk bilim insanlarının bu projedeki yeri ve Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş’in, Sovyetler dağıldıktan sonra Türkiye’ye getirdiği nükleer fizikçilerle bağlantılı anlatımlar… Bunlar, hiçbir kaynaktan okuyamayacağınız, yaşanmış fakat anlatılmamış gerçeklerdi.
Belki ayıplayabilirsiniz, ancak kulak kesilmeden edemedim. İçimde büyüyen merak, sonunda beni dayanamayıp sandalye çevirip “Özür dilerim, sizi dinleyebilir miyim?” demeye itti. Gülümsedi, “Elbette” dedi. Zaman geçtikçe etraf kalabalıklaştı, ama ben oradaydım, notlar alıyordum. Dinliyordum. Anlıyordum.
Barbaros Bey, sohbetin sonunda izin istediğinde içimde tek bir şey kalmıştı: Bu hikâyenin kahramanını bulmak. Bahsedilen o büyük nükleer fizikçiyi… İnternette aradım, kitaplara baktım, kimse bilmiyordu. Ve belki kimse bilmeyecekti. Ama içimde bir yemin vardı: Bulacaktım!
Türkiye’ye döner dönmez arayışa başladım. Üniversite üniversite dolaştım, bilim kürsülerinin tozlu raflarında iz aradım. Yakın çevrem, “Emir, artık bırak” dedikçe daha da hırslandım. İki yıl boyunca vazgeçmeden aradım. Sonunda, birkaç üniversite kalmıştı ki, nihayet ipuçlarına ulaştım.
O kişi korunuyordu. Kim olduğum, neden onu aradığım, aile bilgilerim titizlikle incelendi. İyi niyetim, saf diyebileceğimiz bir azmim olduğu anlaşılınca profesörle görüşme izni çıktı. Sevinçten yerimde duramıyordum. Ve nihayetinde karşısındaydım.
İlk sorusu, onu nereden duyduğum oldu. Cevabım karşısında hafifçe gülümsedi. Çayını karıştırırken başlayan sohbetimiz, planlanan 15 dakikalık bir görüşmeden saatler süren bir bilgi şölenine dönüştü. Bana CERN’deki projeyi, hem teknik hem insani boyutlarıyla, anlayabileceğim şekilde anlattı. Bilginin kutsallığına bir kez daha inandım.
Odadan çıktığımda, artık başka bir insandım. Toplumun bir kısmının önyargılarla ötelediği, ama gerçekte kim olduğunu bilmediği kişilerin taşıdığı o eşsiz bilgi, bana bir şeyi daha öğretti: Hakikate ulaşmak için, kalıplardan, önyargılardan sıyrılmak gerekirdi.
Ve yıllar sonra, hayatın zarif matematiğiyle Barbaros Bey’le bir kez daha karşılaştım. İçimde bu yolculuğun gururunu taşıyarak.
Bilgiye ulaşmak; kimin ne dediğine bakmadan, kimsenin kim olduğuna aldırmadan, sadece hakikatin izini sürerek… Hayatın en büyük erdemi işte buydu.
Ve bu uzun yolculuğun sonunda, bilim adamı Carl Sagan’ın şu sözünü daha derinden anladım:
“Bilgi, inancı değil; merakı, sorgulamayı ve umudu besler”
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:








