Tom Barrack : Sözleri, Dil Sürçmesi mi Yoksa Sahibinin Sesi mi?

Tom Barrack :  Sözleri, Dil Sürçmesi mi Yoksa Sahibinin Sesi mi?
Yayınlama: 25.06.2026 19:38
A+
A-

ABD Başkanı Donald Trump’a yakınlığı ve Epstein’ın “İş Ortağı” olarak bilinen,  Lübnan kökenli ABD vatandaşı 79 yaşındaki Tom Barrack, Mayıs 2025’de önce ABD’nin “Ankara’ya Büyükelçisi” ve  “Suriye Özel Temsilcisi” olarak atandı. Büyükelçilik geçmişi olmayan, bu zatın bu görevlerine kısa bir süre önce de “Irak, özellikle de Kuzey Irak, Özel Temsilciliği“ eklendi. Kaynamaya başlamadan önce tenceredeki soğuk suya atılıp, yavaş yavaş haşlamanmaya başlayıp yaşamını yitiren kurbağa örneğinde olduğu gibi, adım adım “Ortadoğu Bölge Valiliği” konumuna getirilmiş bu zatın yerleşik evrensel diplomasi gelenekleri ile uymayan, sanki “Sömürge Valisi”ymiş gibi verdiği demeçleri kamuoyunda geniş tepkiye neden olmuştur. Bunlardan ikisi oldukça dikkat çekici ve son derece önemlidir:

Bunlardan ilki, 24 Eylülde “2025 Concordia Zirvesi” kapsamında “Diplomasi Sesleri: Amerika’nın Dünyadaki Rolünü Şekillendirmek” adlı panelde yaptığı konuşmada söylediği sözleridir:

“[Erdoğan] 71 yaşına geldi. [Türkiye] bir demokrasi ama otoriter gibi. Başkan Trump dahice bir şekilde “çözüm olarak ona meşruiyet vermeliyim” dedi. Şu an bu oluyor. Bence bunun sonucunda büyük değişiklikler göreceksiniz.”

 İkincisi ise, kısa bir süre önce “Antalya Diplomasi Forumu”nda söyledikleridir:

“Orta Doğu’da işe yarayan tek şey güçlü liderlik rejimleri oldu. Ya merhametli monarşiler ya da meşruti monarşi türü yapılar. Demokrasi pelerini giyen, insan hakları adına üzerine gittiğimiz ülkeler başarısız oldu”.

 Haddini aşan bu sözler ile, laik, üniter, hukuka dayalı parlamenter demokrasiyi içselleştirmiş Türkiye Cumhuriyeti’nin 100 yılı aşkın  Cumhuriyet ve Demokrasi geleneği ve deneyimi yok sayılmıştır. Daha da öte, ülkemiz otokrat Ortadoğu rejimleri ile aynı kefeye konulmuş, 100 yıl önce “Atatürk’ün Aydınlanma Devrimleri” ile geride bıraktığımız “monarşi ya da meşruti monarşi modelini uygun gördüğü” buyurulmuştur! Bir diplomatın haddini aşan bu sözleri, Türk kamuoyunda geniş tepki çekmiş, infiale neden olmuştur.  Bu pervasız sözlerin, özellikle Milli Egemenliğimizi temsil eden  ve Ulusal Kurtuluş Savaşımızı meşruiyet zemini üzerinde başarıya ulaştıran “Gazi Meclisimiz”in kuruluşunun 106. yılının kutlandığı bu günlerde dile getirilmesi konunun önemini bir kat daha artırmaktadır.

“Meşruiyetin başka bir ülke tarafından verilmeyeceği / verilemeyeceği, ancak ve ancak her ülkenin halkından meşru zeminlerde demokratik seçimlerle alınabileceği” ve “diplomatların hadlerini aşarak görev yaptıkları ülkelerin iç işlerine karışmaması” gibi ilkeler, demokrasinin ve diplomasinin alfabesidir. “Otoriter bir rejime başka bir ülke yöneticisinin, örneğin bir imparatorun fethettiği ülkeye kendi vekili olarak bir kralı atayarak ona monarşik ya da meşruti rejimin gerektirdiği, kendisine sadakatle bağlı kalmasını sağlayacak “Güce Dayanan Meşruiyet Vermesi” gibi tarihi olayları anımsadığımızda; bu sözler daha vahim bir hal almaktadır. Böylesi temel bir gerçeğin, Sayın Barrack tarafından göz ardı edilmesi tamamen diplomasi mesleğinden gelmemesinden kaynaklı bir dil sürçmesi mi yoksa ABD’nin bilinçli bir dış politikasının bir yansıması mıdır?

Son derece önemli bu soruyu, ABD’nin Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı izlediği politikalarının yer aldığı iki tarihi belge ile yanıtlamak gerekir.

Bunlardan ilki, “ABD’nin Osmanlı’yı eyaletlere bölme planı” olup,  I. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında oluşturulan “King–Crane Komisyonu”nda 1919 yılında kabul edilen Rapor’dur. ABD Başkanı Woodrow Wilson’un girişimiyle kurulan “King-Crane Komisyonu”,  Raporu’nda bölgede doğrudan bağımsız devletler yerine “manda sistemi”ni önermiştir. Uzun süre gizli tutulan Rapor, Osmanlı topraklarının etnik ve dini temelde ayrılarak farklı eyalet  / manda yönetim bölgelerine  bölünmesini öngörüyordu. Daha net bir ifade ile Rapor, Suriye ve Filistin için ABD mandası, Ermenistan için ayrı bir devlet,  ABD mandasının Osmanlı’nın Arap bölgelerini ayrı idari birimler halinde yönetmesi, İstanbul ve Boğazlar için ise uluslararası statüyü öneriyordu. Bu yönleriyle Rapor, “7 Düvel’in emperyalist paylaşım planı Sevr Kervanı”na, “Demokrasi ve Hürriyet Şampiyonu ABD!”nin de katıldığını  ve  buradan da aslan payını kendine ayırdığını ortaya koyuyordu.

İkincisi ise, ABD, aynen İngiltere gibi, kısa zamanda yıkılacağı beklentisi ile Türkiye Cumhuriyeti’ni ancak 1927’de tanımış, ilk Büyükelçiliğe, Lozan Konferansı’nda ABD adına gözlemci olarak  görev yapan Joseph Grew’u atamıştır. Bu, Yeni Türkiye’yi 1921’de savaş ortamında  tanıyan Sovyetler Birliği, Azerbaycan Cumhuriyeti yanı sıra 1924’de Almanya Weimar Cumhuriyeti’nin dostça tutumlarına karşı pek de dostane olmayan bir tutumu devam ettirdiğini ifade ediyordu.

Burada önemle üzerinde durulması gereken konu şudur: ABD, bu tutumunu Türkiye Cumhuriyeti’nin özgürlük ve tam bağımsızlığını koruduğu, ekonomik, siyasal, sosyal, kültürel olarak güçlü olduğu Atatürk döneminde açık olarak ortaya koyma fırsatı bulamadı.  ABD, bastırılmış, ertelenmiş bu düşünceleri için ilk fırsatı Atatürk’ün ölümü ve  İkinci Dünya Savaşı sonrasında yakaladı. Zira, bu dönemde en az zayiatla dünyanın en güçlü, en taze emperyalist devleti ve NATO’nun hakimi konumuna yükselmişti. Türkiye’nin dönemin zayıf ve vizyonsuz yöneticileri eliyle 1947’de imzaladığı ikili anlaşmalarla başlayan bu süreç, 1950’de hız ve ivme kazanmış, izleyen yıllarda da teslimiyete dönüşmüştü.  ABD’nin bu tutumunu bundan tam 60 yıl önce ortaya koyan ve “Tam Bağımsız Türkiye” ideali yolunda mücadele eden “68 Kuşağının Pırıl Pırıl Zeki ve Parlak Kuvay-i Milliyeci Devrimci Gençleri”, ABD, CIA ve onun yerli işbirlikçileri aracılığıyla, kimi darağaçlarında kimileri de hain tuzaklarda katledildiler. ABD’ye göre bir meydan temizliği olan bu operasyonlar, bugün ülkemizi yönetenlerin önünün açılarak bugünlere gelişimizin önemli kilometre taşlarından biriydi.

Sonuç olarak; Tom Barack’ın söyledikleri “Sahibinin Sesi” olup,  ABD’nin 107 yıllık tarihsel siyaseti ve planını olan BOP’un özetidir. Mademki durum böyledir, neden haddini aşan bu zat “İstenmeyen Adam” ilan edilmez? Ülke için beka sorunu haline gelen “Bagajı dolu olan ve bu nedenle teslim alınıp devşirilip, kullanım ömrünü uzatmak için “meşruiyet” şırınga edilen siyasetçiler” bunu yapamaz! Bunun için tertemiz maziye sahip, ulusal birlik, bağımsızlık, özgürlük ve egemenliğimizin simgesi Atatürk gibi özü, sözü ve eylemleri bir olan omurgalı ve onurlu gerçek bir devlet adamı gerekir. 

Rifat Esen 

Medya Siyaset vatandaşın sesine kulak veriyor. Sizin de söyleyecekleriniz varsa,köşe yazarı olmak istiyorsanız yazın,gönderin,yayınlayalım. (Başvurularınızı ana sayfamızdaki "Vatandaş Yazıyor" bölümünden yapabilirsiniz)