Tuna Kıyısında Bir Çöküş Anlatısı : Angel Dayı – Davut Köksoy Yazdı

Panait Istrati’yi ilk kez ortaokul son sınıfta iken, Türkçe öğretmenimiz Dursun Akçam’ın verdiği ödev için okumuştum. “Kodin” kitabını okuduğum zaman çok etkilenerek diğer kitaplarını da okumaya başladım.
Panait Istrati okurken insan masada oturup bir teori kitabı kurcalıyormuş gibi hissetmez. Daha çok akşama doğru Tuna kıyısındaki derme çatma bir meyhanede, eski bir tanıdığın anlatılarına kulak veriyormuş duygusu uyanır. Adrian’nın anılar dizisindeki o ağır halkanın, yani Angel Dayı’nın (Varlık Yayınları Çeviren : Yaşar Nabi Nayır) merkezinde de tam olarak bu hava var. Yazar lafı yine genç Adrian’a bıraksa da bütün dikkat bu kez Balkanlar’ın sert koşullarında kendi sonunu hazırlayan bir adama çevrilir.
Kitabın arka kapağındaki tanıtımda : “Istrati bu kısa romanında yaşama coşkun bir tutukuyla bağlı iki dev adamın korkunç sonlarını anlatıyor. Angel Dayı da, Kozma da kolay kolay unutulmayan o garip ve şaşırtıcı tiplerdendir.
Eski Romanya’nın pitoresk dekoru içinde geçen ve hareketli serüvenlerle dolu olan bu kitabında da yazar insanlık ve erdem konusundaki kendi görüş ve düşüncelerini, sürükleyici bir roman anlatımı içinde sunuyor bize.” denilerek roman bize tanıtılıyor.
Romanın dokusunda Balkan edebiyatına özgü o kederli hava hemen hissediliyor ama bu sadece karanlık bir ağıt değil; arka planda yozlaşan düzene karşı açık bir sitem var. Angel, gençliğinde hayatı serbestçe yaşamış, toprağına bağlı, tuttuğunu koparan bir adam. Fakat sayfalarda ilerledikçe şahit olduğumuz şey, bu güçlü yapının adım adım çözülüşü. Istrati, Angel’ın şahsında sadece bir bireyin yıkımını anlatmıyor; Osmanlı sonrasında bölgede altüst olan toplumsal dengeyi ve zayıfın ezildiği o çıkarcı düzeni de hikâyeye yediriyor.
Angel’ı sıradan bir mağdur olmaktan çıkaran şey, etrafını saran riyakârlığa ve haksızlığa karşı boyun eğmemesi. Ancak yazar bize pembe bir tablo sunmuyor. Angel’ın adalet arayışı onu bir zaferle değil, yozlaşmış bürokrasinin ve sistemin çarkları arasında ağır bir yenilgiyle yüzleştiriyor. Yaşlandıkça ve etrafındaki çember daraldıkça, o mert adalet duygusu yerini yakıcı bir huysuzluğa bırakıyor. Hastalıklar, yakınlarının ihaneti ve elinde kalan maddi varlığın erimesi onu iyice yalnızlaştırıyor. Karakterin bu psikolojik çöküşü öyle doğal aktarılmış ki, okurken onun inatçılığına kızmakla üzülmek arasında gidip geliyorsunuz.
Istrati’nin kaleminde Tuna kıyıları ve tozlu Balkan yolları öylesine yer tutuyor ki coğrafya basit bir fondan ibaret kalmıyor; karakterlerin kederini ve iç sıkıntısını taşıyan canlı bir ögeye dönüşüyor. Bu topraklara bağlı kalmak bir yandan yaşama gücü verirken, bir yandan da insanı içeri çeken bir tuzağa dönüşebiliyor.
Yazarın dili süslü edebiyat oyunlarından, ağdalı sözlerden son derece uzak. Çıplak, doğrudan ve yaşanmışlığın getirdiği pürüzlerle dolu. Kahramanlar da bu dille uyumlu şekilde ne bütünüyle ak ne de karadır. Angel Dayı bir yandan eğilmeyen bir adam, diğer yandan huysuzluğuyla kendi sonunu hazırlayan kusurlu bir fani. Kitabı bitirdiğinizde hafızada kalan da tam olarak bu gerçeklik oluyor.








