Yüzde 50+1 Garabeti – Prof.Dr. Duran Bülbül & Melih Demirel Yazdı

Ülkemizde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte siyasi sistemimize 50+1 getirilmiştir. Bu başlangıçta demokrasi ve adalet açısından doğru gelebilir ancak, bu sistemin demokratik yapıyı ve demokrasiyi yozlaştırdığı yaşanan süreçte görülmüştür. Cumhurbaşkanı seçimi için gerekli olan 50+1 sistemi rejimi sıkıntıya sokmuştur. Sistemde marjinal partilerin sisteme dâhil edilmesi demokratik açılımlar konusunda engel olduklarını göstermiştir. Başlangıçta 50+1 sistemi demokratik ve demokrasi açısından kulağımıza hoş gelse de uygulamada hiç de öyle olmadığı anlaşılmıştır.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde 50+1 şartından ivedi vazgeçilmeli ve bununla ilgili olarak anayasal bir düzenleme yapılmalıdır. Birinci turda, tıpkı belediye seçimlerinde olduğu gibi ikinci tura gerek olmadan, 50+1 şartı aranmadan, en çok oyu alan aday cumhurbaşkanı seçilmelidir. Bu durum milletvekilliği sistemi içinde geçerli olmalıdır. Bir turla düzene ve sisteme uymayan partilerin Meclise taşınması da ülkemizin demokratik yapısına zarar vermektedir. Neden mi? Çünkü bu Meclise taşınan partiler Cumhuriyetle ve ülkemizin demokrasisiyle kavgalarını bu kez meclis çatısı altında sürdürmektedirler.
50+1 sistemi nedir sorusunun yanıtı, demokrasi nedir ne değildir bunu doğru analiz edersek daha doğru anlaşılır.
O zaman demokrasi nedir ve ne değildir? Bunu iyi analiz edip doğru kavrarsak sanıyorum anlattığım “paradoksallık” daha iyi anlaşılır. G. Orwell diyor ki: “Demokrasi gibi bir kelime söz konusu olduğu zaman yalnız üzerinde anlaşılmış bir tanım yok değildir, fakat böyle bir işe kalkışmak da bütün taraflardan direnme görür. Her çeşitten rejim savunucuları onun demokrasi olduğunu öne sürerler ve herhangi bir anlama bağlanacak olursa kelimeyi kullanamayacaklarından korkarlar.”
Eğer demokrasiyi tanımlamak yalnız kelimenin anlamını vermek demek olsaydı sorun kolayca çözülürdü; çünkü bütün gereken biraz Yunanca bilgisi olmaktı. Kelime olarak demokrasi halkın iktidarı, iktidarın halkta olması demektir. Fakat burada sadece bir terminoloji sorununu çözmüş oluyoruz. Demokrasinin tanımlanması sorunu ise bundan daha çok karmaşıktır.
Terimi kullandığımız zaman açıkça bir şeyi karşılamaktadır. Soru sadece “Demokrasi kelimesi ne demektir?” değildir; fakat aynı zamanda o şey nedir? Bu sonuncu soruyu cevaplamaya çalışırsak o şeyin o kelimeye uymadığını görürüz.
Demokrasinin ne olduğu, demokrasinin ne olması gerektiğinden ayrılmaz. Demokrasi idealleri ve değerleri ona bir varlık kazandırdığı sürece vardır. Şüphe yok ki her siyasal sistem değer amaçları ve emperatifleri ile ayakta durur. Fakat demokrasi belki de bütün diğerlerinden daha fazla bunlara muhtaçtır. Demokratik bir sistemin yaşamasının bir şartı da demokrasi fikrinin anlaşılabilirliğidir. Demokrasi diğer siyasal değişimlerden daha karmaşık ve hassas olduğu hâlde garip bir tezattır ki eğer prensipleri ve mekanizmaları ortalama insanın entelektüel ulaşımı dışında ise yaşayamaz.
Ülkemizde demokrasinin bilimsel bir tanımını yapmak güç; ancak siz kalkar da ekonomik demokrasiye sahip çıkarken “Siyasal demokrasi olmasın” derseniz o ülkede demokrasi olmaz.
Ekonomik ve siyasal demokrasinin eşit şartlarda gelişip büyüdüğü sürece o ülkede demokrasiden bahsedilir. Aksi hâlde Y. R. Simon’un dediği gibi: “Teknolojik toplum kitle olayının bireysel yalnızlığını yaratarak totaliter devleti davet eder ve demokrasi çağını sona erdiririz.” ( PROF. DR. DURAN BÜLBÜL)
****
Tam da burada durup düşünmek gerekir:
Demokrasi dediğimiz şey yalnızca sandıkta kullanılan oy mudur? Yoksa demokrasi, toplumun bütün damarlarına yayılan bir adalet duygusu mudur?
Bugün Türkiye’de yaşadığımız en büyük yanılgı şudur: Demokrasiyi sadece seçim matematiğine indirgemek. Oysa demokrasi, bir sayılar rejimi değil; bir değerler rejimidir. Eğer siz sistemi yalnızca “çoğunluk kimdeyse iktidar ondadır” anlayışına sıkıştırırsanız, demokrasi bir süre sonra çoğunluk diktasına dönüşür.
İşte yüzde 50+1 garabeti tam olarak buradan doğmuştur.
Bu sistem, görünüşte istikrar üretmek için getirildi. Fakat pratikte istikrar değil, sürekli bir pazarlık düzeni yaratmıştır. Küçük partiler, toplumsal karşılığı sınırlı yapılar, sistemin kilit taşı hâline gelmiştir. Böylece milletin iradesi genişlemediği gibi, dar bir siyasi mühendisliğin içine hapsedilmiştir. Bugün yüzde 3’lük, yüzde 2’lik yapılar, yüzde 48’in kaderini tayin eder noktaya gelmiştir. Bu demokratik midir? Elbette değildir. Çünkü demokrasi, halkın iradesinin çoğalmasıyla güçlenir; iradenin parçalanmasıyla değil.
Cumhurbaşkanlığı seçimi artık bir millet tercihi olmaktan çıkmış, bir ittifaklar mecburiyetine dönüşmüştür. Toplumun gerçek sorunları konuşulacağına, siyaset sürekli “kim kimi destekleyecek” sorusunun etrafında dönmektedir.
Bu durum yalnız seçim sistemini değil, siyasal ahlakı da çürütmektedir.
Demokrasi, ilkeler üzerine kurulmadığında, menfaat üzerine kurulur. Menfaat üzerine kurulan her düzen ise zamanla yozlaşır. Bugün Türkiye’de demokrasinin en büyük problemi seçim yapmak değil, yapılan seçimlerin anlamını kaybetmesidir. Çünkü halkın önüne konulan seçenekler, halkın gerçek taleplerini değil; siyasi pazarlıkların ürününü temsil etmektedir.
Oysa demokrasinin özü şudur: Temsil.
Temsilin zayıfladığı yerde demokrasi yalnızca bir dekor olur. Sandık vardır ama halk yoktur. Seçim vardır ama seçenek yoktur. Slogan vardır ama çözüm yoktur. Bu nedenle yüzde 50+1 şartı yalnızca teknik bir mesele değil, rejimin doğrudan ruhunu etkileyen bir meseledir.
Türkiye yeniden demokratik bir nefes almak istiyorsa, siyasal sistemin kilidini açmak zorundadır. Bunun yolu da çoğunluğu zoraki ittifaklarla değil, doğrudan milletin tercihiyle belirlemekten geçer.
Formül çok basittir: ikinci tur olmadan en çok oyu alan kazanır.
Demokrasi, toplumun önüne engel koymak değil; topluma yol açmaktır.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey daha fazla mühendislik değil, daha fazla özgürlük; daha fazla pazarlık değil, daha fazla ilke; daha fazla taktik değil, daha fazla ahlaktır.
Çünkü demokrasi, ancak ahlakla birleştiğinde bir anlam taşır.
Ve unutulmamalıdır: Demokrasi yalnızca iktidarın nasıl seçileceği değil, iktidarın nasıl sınırlandırılacağıdır.
İktidarlar sınırlandırılmıyorsa, seçimlerde yalnızca bir formalite olarak değerlendirilir.
Yüzde 50+1 sistemi de işte bu formalitenin en büyük sembollerinden biri haline gelmiştir.
(MELİH DEMİREL)








