Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı (3) – Gülhan Seyhun Yazdı

Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı (3) – Gülhan Seyhun Yazdı
Yayınlama: 23.05.2025 00:00
A+
A-

Türkiye’de Atatürk’ün milliyetçilik anlayışına uzanan tarihsel süreç

Osmanlı’da millet yapısı

XV.yüzyılda Avrupa’da, Hristiyanlığı ve kiliseleri kullanarak toplumu sömüren feodal sistemin çöküşü başlamıştı. Oysa aynı dönemde Osmanlı’da bin yıllık Hristiyan-Bizans egemenliğinde var olamayan Gregoryen Ermeni Patrikhanesi İstanbul’da açılarak (1461), dine veya mezhebe dayalı cemaatleşmeyi güçlendirecek bir “millet sistemi” oluşturulmaya başlanmıştı.[i] Aslında “din” altında kümelenmiş kalabalıkları yönetmek çok da akıllıca bir yöntemdi. Çünkü sorgulanmaya cesaret edilemeyen ve dinin koruyuculuğunda kutsallık atfedilen dini liderler eliyle toplumu yönetmek daha kolaydı. Çeşitli din, dil, ırk çeşitliliği olan Osmanlı toplumu bu “millet sistemi” içerisinde genel olarak Müslüman milleti, Rum milleti, Ermeni milleti ve Yahudi milleti olarak dört milletten oluşmuştu. Buna rağmen milletleri dilsel, dinsel ve ırksal sınırlara çekebilmek hiç de kolay değildi. Kendi içlerinde bile bütünlük sağlanamamıştı. Genelde Türkçe konuşan Ermeniler[ii] tek bir millet olarak değil Gregoryen, Katolik ve Protestan milleti olarak ayrışmıştı. Farklı dilleri konuşan Helen, Slav, Arnavut ve Arap unsurlarından oluşan Rum Ortodokslar ise Fener Patrikhanesi’ne bağlı idi. Fakat patrikhanenin Helen unsurlarını kayırıcı tutumuyla huzursuzluk vardı. Yahudi milleti de Karay cemaati gibi mezheplere ayrışırken Rumca, İspanyolca, Yidiş, Aramca veya Arapça gibi dillerle kendi içinde birlik sağlayamamış bir milletti. Bunların dışında Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı ve genelde Fransızca konuşan Levantenler; ayrıca Süryaniler, Dürziler, Yezidiler vardı. Türkçe konuşan Hristiyan Rumlar olduğu gibi Hristiyan Türkler de vardı.[iii] Rumların Rum alfabesiyle ve Türkçe ifadelerle kitap ve gazete çıkarması olağan hale gelmişken Rumca konuşan Türkler de (Yanya Türkleri) vardı.[iv] Müslüman milleti de başlıca Türkler, Kürtler, Araplar, Arnavutlar, Boşnaklar, Çerkezler, Gürcüler, Abazalar, Çeçenler vb. unsurlardan oluşmuştu. Fakat Müslümanların da kendi aralarında Alevilik, Sünnilik gibi mezhepsel; Arap, Gürcü Müslümanlığı gibi ırksal farklılara dayanan ayrışması vardı. Sonuçta aynı devlet çatısı altında yan yana yaşayan bireyler arasında başta eğitim olmak üzere hak ve hukukta, özgürlüklerde birlik sağlanamamıştı. Aslında yüzlerce yıl birlikte yaşayan bu kalabalıkların birbiriyle bütünüyle kaynaşmamış olduğu gerçeği, Fransız Devrimi’nin getirdiği milliyetçilik akımıyla gün yüzüne çıkmıştı.

Osmanlı fikir akımında Türkçülük

Dağılma sürecine giren Osmanlıyı bir arada tutmanın yolları aranmış ve Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük gibi fikir akımları ortaya atılmıştı. Osmanlıcılık ile din ve mezhep farkı gözetilmeden tüm Osmanlı halkının Osmanlılık fikri etrafında toplanması amaçlanmıştı. Ancak Rusların, Hristiyanlığın koruyucusu pozunu takınarak Rum ve Ermenileri kışkırtması ve milliyetçilik akımlarının etkisiyle yaşanan Balkan Savaşları ile siyasi bütünlük sağlanamamıştı. Siyasi ve sosyal bütünlüğü, din birliğinde gören İslamcılık ise II. Abdülhamid’in politikasıydı. Ancak İslamcılık, Birinci Dünya Savaşı’nda halifenin cihat ilan etmesiyle dünya Müslümanları üzerinde beklenen etkiyi yaratmadığı gibi ülke sınırlarındaki Müslümanların bile sadakatini sağlamaya yetmemişti. Türkçülük ise daha çok batılı emperyalistlere uşaklık eden bazı sözde bilim adamlarının Türkler hakkındaki asılsız ve aşağılayıcı iddialarına yanıt vermeyi amaçlayan dil, tarih ve edebiyataraştırmalarıyla başlayan bir düşünce akımıydı. II. Meşrutiyet yıllarında hız kazanan Türkçülük çalışmaları, İttihat ve Terakki Partisi’nin ideolojisi ile birleşerek tüm dünya Türklerinin siyasi birliğini hedeflemişti. Tarihi ve siyasi gerçeklerle bağdaşmayan bu hayal de ne yazık ki Sarıkamış felaketi ile son bulmuştu. Tüm bu süreçte toplumu belli bir ırk, din altında toplamanın mümkün olmadığı, yaşanarak öğrenilmişti. Türkçülük politikası, millet, milliyetçilik kavramlarına dayanarak dinamik Türk unsurunu ortaya çıkarmış ve Türk milliyetçiliğine ulaşmada hareket noktasını oluşturmuştu.[v]

DEVAM EDECEK…

[i] Yavuz Ercan, Osmanlı İmparatorluğunda Gayrimüslimlerin Giyim, Mesken ve Davranış Hukuku, Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi OTAM, 1990, 1.1: (117-125), s. 125.

[ii] Avram Galanti, Vatandaş Türkçe Konuş, Ankara, Kebikeç Yayınları, 2000, s. 23.

[iii] İlber Ortaylı, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet Sistemi”, Türkler, Cilt: 10, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, 216-220, s. 216-220.

[iv] Avram Galanti, a.g.e.

[v] Ali İhsan Gencer, Sabahattin Özel, Türk İnkılap Tarihi, İstanbul, Der Yayınları, 2006, s. 30-36.

1968’de Burdur’da doğdu. Lisans eğitimini GATA Hemşirelik Yüksek Okulu’nda tamamlayarak hemşire teğmen olarak mezun oldu. 24 yıl Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde çeşitli hastane ve birliklerde “başhemşirelik, acil sorumlu hemşireliği, karantina kısım amirliği, kreş ve anaokulu müdürlüğü, sağlık kurul amirliği, protokol subaylığı, orduevi müdürlüğü gibi idari görevlerde bulunarak albay rütbesiyle emekli oldu. Erciyes Üniversitesi Mikrobiyoloji ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi alanında iki yüksek lisans, İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi alanında doktora derecesini aldı. Açık Öğretim Fakültesi Yaşlı Bakım Bölümünü tamamladı. Halen Altınbaş Üniversitesi’nde öğretim üyesi. İkinci Dünya Savaşı Dönemi, Tıp Tarihimizde Askeri Sağlık Hizmetleri ve Özgürlüğün Dansa, Dansın Özgürlüğe Yolculuğunda Atatürk kitaplarının yazarı. Diksiyon, seslendirme ve dublaj, hikâye ve masal anlatıcılığı eğitimi aldı. Yaşlı bakımının insan olma onurunun bir göstergesi olduğuna ve toplumsal sorunların büyük ölçüde çocuk eğitimiyle çözülebileceğine inanan Gülhan Seyhun, Atatürk sevgisini; "Atatürk'ü sevmek kaderimdi, şimdi en güçlü iradem" şeklinde ifade ediyor. Gülhan Seyhun, askeri paraşütçü, tek yıldız dalgıç, kayakçı, dansa tutkun, evli ve iki kız çocuğu sahibi.