Kopyalanmış Adam – Davut Köksoy Yazdı

José Saramago’nun “Kopyalanmış Adam” (Kırmızı Kedi Yayınları 2015 11. Basım Çeviren Emrah İmre) adlı romanı, insanın kendisiyle karşılaşmasının yarattığı sarsıntıyı yalnızca bireysel bir kriz olarak değil, aynı zamanda ontolojik bir kırılma olarak ele alır. İlk bakışta sıradan bir olay—bir adamın kendisine tıpatıp benzeyen birini keşfetmesi—gibi görünen bu durum, roman ilerledikçe insan varoluşunun en temel dayanaklarını sorgulayan bir düşünsel labirente dönüşür.
Romanın merkezindeki Tertuliano Máximo Afonso’nun sıradanlığı özellikle vurgulanır. O, dikkat çekmeyen, hatta silik sayılabilecek bir hayat sürer. Ancak tam da bu sıradanlık, yaşadığı sarsıntıyı daha derin hâle getirir. Çünkü kendini “özel” hissetmese bile, her insan kendi içinde eşsiz olduğuna ilişkin örtük bir inanç taşır. Tertuliano’nun videoda karşılaştığı yüz, bu inancı paramparça eder. Artık mesele yalnızca bir benzerlik değildir; bu durum, bireyin kendi varlığını temellendirme biçimini tehdit eden bir gerçekliktir.
Bu noktada roman, klasik “ikizlik” temasını aşarak felsefi bir düzleme yerleşir. Tertuliano’nun yaşadığı kriz, Varoluşçuluk düşüncesiyle yakından ilişkilendirilebilir. Çünkü varoluşçuluk, bireyin kendini tanımlama çabasını merkeze alır. Ancak Saramago’nun dünyasında bu çaba sekteye uğrar: Eğer bir başkası sizinle aynıysa, özgünlük nasıl mümkün olacaktır? Bu soru, yalnızca bireysel bir kimlik meselesi değil, aynı zamanda modern toplumun insanı nasıl çoğullaştırdığına dair bir eleştiridir.
Tertuliano’nun ötekiyle karşılaşma isteği, giderek bir takıntıya dönüşür. Bu takıntı, aslında insanın kendini doğrulama arzusunun bir uzantısıdır. İnsan, kendi varlığını başkalarının gözünde ve karşılaştırmalarında kurar. Ancak burada karşılaştırma, eşitlik düzeyine ulaşmıştır; artık fark yoktur. Bu farkın yokluğu, Tertuliano’yu derin bir varoluşsal boşluğa iter. Kendi benliğini korumak için ötekini kontrol etmeye, hatta onun yerine geçmeye yönelik bir eğilim geliştirir. Bu durum, kimliğin sabit bir öz değil, sürekli yeniden kurulan bir yapı olduğunu gösterir.
Romanın önemli bir boyutu da güç ve iktidar ilişkileridir. İki “aynı” insanın varlığı, yalnızca felsefi bir sorun değil, aynı zamanda pratik bir çatışma doğurur. Kim “gerçek” olandır? Kimin hayatı daha “hakiki”dir? Bu sorular, kimlik meselesini bir mücadele alanına dönüştürür. Saramago burada, bireyin kendi varlığını sürdürmek için ne kadar ileri gidebileceğini de sorgular. Ötekini ortadan kaldırmak ya da onun yerini almak, bir tür varoluş savaşı hâline gelir.
Saramago’nun anlatım tekniği de bu karmaşıklığı destekler. Alışılmış noktalama kurallarını zorlayan, uzun ve iç içe geçmiş cümleler, okuru sürekli bir akışın içinde tutar. Bu anlatım biçimi, düşüncenin kesintisiz ilerleyişini yansıtırken aynı zamanda bir tür zihinsel bulanıklık yaratır. Okur, tıpkı Tertuliano gibi, kesin sınırların olmadığı bir dünyada yön bulmaya çalışır. Bu da romanın tematik yapısıyla güçlü bir uyum içindedir.
Bununla birlikte “Kopyalanmış Adam”, modern çağın anonimleşen bireyine dair de önemli ipuçları sunar. Günümüz dünyasında insanlar, sistemler içinde benzer roller üstlenir, benzer hayatlar yaşar ve giderek birbirine benzemeye başlar. Saramago’nun yarattığı bu “çift” durumu, aslında bu toplumsal gerçekliğin abartılmış bir yansımasıdır. İnsan, farkında olmadan kendi kopyalarına dönüşür; özgünlük ise giderek bir yanılsama hâlini alır.
Romanın sonuna doğru ortaya çıkan gelişmeler, bu varoluşsal gerilimi daha da yoğunlaştırır. Saramago, kesin bir çözüm sunmak yerine belirsizliği korur. Çünkü kimlik meselesi, çözülebilecek bir problem değil, sürekli yeniden ortaya çıkan bir sorudur. Bu açıdan bakıldığında roman, okurunu yalnızca bir hikâye ile değil, aynı zamanda bitmeyen bir düşünce süreciyle baş başa bırakır.
Sonuç olarak “Kopyalanmış Adam”, insanın kendine dair en temel varsayımlarını sorgulayan, kimliğin kırılganlığını ve çoğulluğunu gözler önüne seren güçlü bir eserdir. Saramago, basit bir “benzerlik” fikrinden yola çıkarak, bireyin varoluşunu tehdit eden derin bir felsefi problem yaratır. Ve okuru şu rahatsız edici soruyla baş başa bırakır: Eğer bir başkası seninle tamamen aynıysa, seni “sen” yapan şey gerçekten nedir?
Kitabın 186.sayfasından yaptığım ve çok hoşuma giden bir alıntıyla yazımı bitiriyorum.
“Başarısız sayılabilecek birçok denemenin ardından, eylemlerimizin sebeblerinin tatmin edici açıklamalarına ulaşabilmemizin tek yolunun neden yaptığımızı bilmediğimiz şeyleri yapma sebeblerimiz olduğu gün geçtikçe daha da açık bir şekilde görülüyor.”








