NATO Notları – Melih Demirel Yazdı

NATO Notları – Melih Demirel Yazdı
Yayınlama: 13.07.2026 17:41
A+
A-

7-8 Temmuz’da Ankara, yalnızca önemli bir uluslararası zirveye değil; aynı zamanda Türkiye’nin diplomatik kapasitesini, devlet tecrübesini ve organizasyon kabiliyetini dünyaya gösterdiği güçlü bir sınava ev sahipliği yaptı.

Siyasi görüşlerimiz, ideolojik farklılıklarımız ya da NATO’ya bakışımız ne olursa olsun; hakkı teslim etmek gerekir. Güvenliğinden lojistiğine, diplomatik koordinasyonundan kamu diplomasisine kadar süreç, devlet ciddiyetine yakışır şekilde yürütüldü. Bu organizasyon, Türkiye’nin uluslararası ölçekte hâlâ vazgeçilmez bir aktör olduğunu bir kez daha gösterdi. Eleştiri başka şeydir, hakkaniyet başka. Hakkaniyet sahibi olanlar, bu başarıyı teslim etmekten kaçınmaz.

Ancak madalyonun diğer yüzü de vardır.

NATO, Soğuk Savaş’ın ürünüdür. Kurulduğu dönemin güvenlik mimarisine göre şekillenmiş bir ittifaktır. Dünya ise artık o dünya değildir.

Bugün ekonomik ağırlık merkezi batıdan doğuya kayıyor. Ticaret yolları yeniden çiziliyor. Enerji denklemleri değişiyor. Teknoloji yarışında yeni oyuncular sahneye çıkıyor. Asya yükseliyor, bölgemiz yeniden tarihin merkezine oturuyor. Güç, yalnızca silahla değil; üretimle, enerjiyle, lojistikle ve jeopolitikle tanımlanıyor.

Böylesine büyük bir dönüşüm yaşanırken, NATO’nun tek başına yeni dünyanın belirleyici gücü olacağını düşünmek gerçekçi görünmüyor. Önümüzdeki yüzyıl, çok kutuplu bir dünyanın yüzyılı olacak. Hiçbir blok tek başına oyunun kurucusu olamayacak.

Tam da bu nedenle Türkiye’nin önünde tarihi bir fırsat bulunuyor.

Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılı, sadece içeride kalkınmanın değil; dış politikada da yeni bir vizyonun yüzyılı olmak zorundadır. Tam bağımsız Türkiye ideali artık romantik bir slogan değil; değişen dünya düzeninin dayattığı stratejik bir zorunluluktur.

Bu süreçte Türkiye, mevcut ittifaklarını inkâr ederek değil; onları akılcı biçimde yöneterek ilerlemelidir. Sert kırılmaların, hamasi söylemlerin ya da duygusal dış politikanın kimseye kazandırdığı bir çağda yaşamıyoruz. Mesele köprüleri yakmak değil; köprülerin merkezinde durabilmektir. Aslan payını almak, dengeyi koruyarak hareket etmek ve her adımı devlet aklıyla atmaktır.

Fakat aynı zamanda yeni bir ufka da ihtiyaç vardır.

Mazlum milletlerin hukukunu gözeten, sömürü düzenini değil adaleti esas alan, bölgesel barışı önceleyen, bağımsız devletlerin iradesini temel kabul eden yeni bir uluslararası anlayışın inşasına öncülük etmek, Türkiye’nin tarihî sorumluluklarından biridir.

Çünkü bu coğrafya sıradan bir coğrafya değildir.

Bu topraklar, Malazgirt’ten Çanakkale’ye; Sakarya’dan Kafkaslara, Balkanlardan Orta Doğu’ya kadar tarih boyunca yalnızca sınırlarını değil, kaderini de savunmuştur. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet de yalnızca Anadolu’yu kurtarmak için değil; Türk milletinin onurunu, bağımsızlığını ve geleceğini sonsuza kadar güvence altına almak için inşa edilmiştir.

Bugün geldiğimiz noktada, Türkiye yeniden söz söyleme çağındadır.

Asırlardır at sürdüğümüz, şehit verdiğimiz, iz bıraktığımız coğrafyalarda yeniden etkin olma zamanı gelmektedir. Bu, yayılmacılık değildir. Bu, tarihî hafızanın ve jeopolitik gerçekliğin doğal sonucudur. Tarihin akışını ideolojik ezberlerle durduramazsınız. Siyasi hesaplarla milletlerin yürüyüşünü engelleyemezsiniz.

Türkiye’nin yükselişi yalnızca Türk milletinin değil, adalet arayan bütün mazlum halkların da lehinedir.

Çünkü biz, dünyayı yalnızca pazar olarak gören kapitalist bir devlet geleneğine sahip değiliz. İnsanlığı sömürerek büyüyen bir medeniyetin temsilcisi de olmadık. Ama aynı zamanda kabuğuna çekilmiş, olup biteni uzaktan seyreden bir devlet de olamayız. Bizim tarihimiz, gerektiğinde masada kalem tutan, gerektiğinde cephede bayrak taşıyan bir devlet aklının tarihidir.

İşte önümüzde duran mesele tam da budur.

Türkiye, ne eski dünyanın pasif bir takipçisi olacak ne de yeni dünyanın figüranı…

Kendi eksenini kuran, kendi sözünü söyleyen, kendi menfaatini korurken insanlığın ortak vicdanını da gözeten öncü bir ülke olacaktır.

Belki bugün bunun adı henüz konulmadı.

Ama çok uzak olmayan bir gelecekte, tarihin kendisi bu yeni dengeyi ortaya koyacak; Türkiye’nin bu yürüyüşünü de hak ettiği isimle yazacaktır.

Siyasetçi, İktisatçı ve Köşe Yazarı