Tam Bağımsızlığın İktisadı – Prof.Dr.Duran Bülbül & Melih Demirel

Tam Bağımsızlığın İktisadı – Prof.Dr.Duran Bülbül & Melih Demirel
Yayınlama: 18.06.2026 16:47
A+
A-

Dünya, yalnızca ekonomik dengelerin değil; güç merkezlerinin, ticaret yollarının, enerji hatlarının ve jeopolitik önceliklerin yeniden şekillendiği tarihî bir dönüşüm sürecinden geçmektedir. Bu yeni dönemde devletlerin kaderini belirleyecek temel unsur, sahip oldukları doğal kaynaklardan çok, bunları hangi akıl ve hangi stratejiyle yönettikleridir. Türkiye de bu büyük dönüşümün dışında kalamaz. Bilakis, bu sürecin yön veren aktörlerinden biri olmak zorundadır.

Tam bağımsızlık, yalnızca sınırların korunması ya da askerî caydırıcılıkla sınırlı bir kavram değildir. Gerçek bağımsızlık; ekonomik kararlarını kendi verebilen, üretim kapasitesini kendi imkânlarıyla geliştirebilen, teknoloji üreten, finansal bağımsızlığını sağlayan ve millî çıkarlarını küresel baskılardan bağımsız şekilde savunabilen devletlerin ulaşabileceği bir seviyedir. Siyasi bağımsızlığın teminatı ise güçlü bir millî iktisattır.

Bugün kalkınma; yalnızca büyüme rakamlarıyla ölçülemez. Asıl mesele, katma değer üreten sanayiye sahip olmak, tarımda kendine yeterliliği sağlamak, bilim ve teknolojiyi millî kalkınmanın merkezine yerleştirmek ve stratejik sektörlerde dışa bağımlılığı en aza indirmektir. Üretmeyen, tasarlamayan ve teknolojiyi yalnızca tüketen toplumların küresel rekabette söz sahibi olması mümkün değildir.

Milli kalkınmacı iktisat anlayışı; piyasa ile devleti karşı karşıya getiren değil, birbirini tamamlayan bir perspektifi esas alır. Devlet, uzun vadeli stratejik alanlarda yön gösterici olurken özel sektör üretim gücüyle bu vizyonu desteklemelidir. Güçlü devlet ile güçlü üretim birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Bugün dünyanın yükselen ekonomilerine bakıldığında, hiçbirinin kalkınma hikâyesinin plansız ve tamamen kendiliğinden gelişmediği açıkça görülmektedir.

Türkiye’nin sahip olduğu genç nüfus, girişimcilik potansiyeli, jeostratejik konumu ve üretim kabiliyeti doğru planlama ile birleştiğinde yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte etkili bir ekonomik güç ortaya çıkacaktır. Bunun yolu ise günü kurtaran politikalar değil, nesilleri hedefleyen millî kalkınma stratejisidir.

Türkiye’nin önünde artık sıradan bir siyasal tercih değil, tarihî bir medeniyet tercihi bulunmaktadır. Bu tercih; günlük siyasi tartışmaların, partisel hesapların ve seçim atmosferlerinin çok ötesindedir. Çünkü mesele herhangi bir siyasi partinin başarısı ya da başarısızlığı değil; Türk devletinin ikinci yüzyılda nasıl bir güç merkezi olacağı meselesidir.

Artık ezberlerin sona erdiği bir çağdayız. Eski dünya düzeni çözülürken yeni güç dengeleri kurulmaktadır. Böyle dönemlerde milletler ya tarihin öznesi olurlar ya da başkalarının yazdığı senaryoların nesnesine dönüşürler. Türkiye’nin önünde duran en büyük sorumluluk, kendi tarihini kendi iradesiyle yazabilmesidir.

Tam bağımsız Türkiye hedefi, sadece bir siyasi slogan değil; milletin ortak ideali olmalıdır. Bu ideal, sağın ya da solun, iktidarın ya da muhalefetin değil; seksen altı milyonun ortak geleceğini ifade eder. Devletin bekası, milletin refahı ve ülkenin itibarı söz konusu olduğunda ayrışmanın değil, ortak aklın hâkim olması gerekir.

İçeride birlik duygusunu güçlendiren, hukuk güvenliğini pekiştiren, liyakati esas alan, demokrasiyi güçlendiren ve millî menfaatleri her türlü siyasi hesabın üzerinde tutan bir anlayış, Türkiye’nin yeni yüzyıldaki yürüyüşünün en sağlam dayanağı olacaktır. Güçlü devlet, ancak güçlü kurumlarla; güçlü kurumlar ise güven veren bir hukuk düzeni ve üretken bir toplumla inşa edilir.

Bugün yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin adeta bir kabuk değiştirme sürecine girdiğini açıkça göstermektedir. Bu dönüşüm yalnızca ekonomik ya da siyasi değil; aynı zamanda zihinsel bir dönüşümdür. Bu noktada da ; kendi potansiyeline güvenen, krizleri fırsata çevirebilen, bilim ve üretimi merkeze alan, millî çıkarlarını küresel dengeler içerisinde kararlılıkla savunabilen yeni bir Türkiye anlayışı filizlenmesi bir tercih değil, zorunluluktur.

Bu nedenle içinde bulunduğumuz dönem, sıradan bir zaman dilimi değildir. Bu dönem, bir uyanışın; yeniden ayağa kalkışın ve millî hedefler etrafında kenetlenmenin zamanıdır. Gelecek nesiller, bugünü yalnızca yaşanan olaylarla değil, verilen kararlarla hatırlayacaktır. Türkiye, bu tarihî eşiği doğru okuyabildiği ölçüde bölgesel bir güç olmanın ötesine geçecek, küresel ölçekte sözü dinlenen, yön veren ve oyun kuran ülkeler arasında hak ettiği yeri alacaktır.

Çünkü tam bağımsızlık; sadece sınırlarını koruyan bir devlet olmak değil, ekonomisiyle, demokrasisiyle, üretimiyle, bilimiyle ve millî iradesiyle kendi geleceğine yön verebilen güçlü bir Türkiye inşa edebilmektir. İşte bu hedef, hepimizin ortak sorumluluğu ve ortak istikbalidir.

Son söz;

Türkiye, Türkiye’den büyüktür. Bu tarihsel kodlarımızın gerçeğidir.

Prof.Dr.Duran Bülbül: Öğretim Üyesi - Maliyeci - Kamu Ekonomisti - Yazar Melih Demirel: Siyasetçi, İktisatçı ve Köşe Yazarı