Arınarak Büyümek ve İktidara Yürümek – Prof.Dr. Duran Bülbül&Melih Demirel

Siyasetin en büyük sınavlarından biri, sonuçları hazmetme erdemidir. Demokrasi, yalnızca alkışlanan kararların değil, hoşumuza gitmeyen hükümlerin de kabul edilmesini gerektirir. Ne var ki son günlerde Cumhuriyet Halk Partisi etrafında koparılan fırtınaya bakıldığında, bazı çevrelerin tam da bu temel demokratik ilkeyle ciddi bir sorun yaşadığı görülmektedir.
Mutlak butlan sürecinin ardından, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun 38. Kurultay’da hile ve hırsızlıkla kaybettiği genel başkanlığın mahkeme kararıyla tescillenmiş olması, belirli çevrelerde büyük bir rahatsızlık yaratmıştır. Oysa aynı çevreler, geçmişte aynı davalar açıldığında ve mahkemeler çeşitli gerekçelerle dosyaları usulden reddettiğinde, “Adalet yerini buldu”, “Karar aksi çıkarsa bileklerimi keserim” diyerek hukuk adına nutuklar atıyorlardı. Bugün ise aynı kişiler, mahkemenin verdiği karar kendi siyasi hesaplarına uymayınca “Yere batsın böyle adalet”, “Bize komplo kuruluyor” söylemine sarılmış durumdalar.
Bu tutumun adı ilkesizliktir. Bu tavrın adı iki yüzlülüktür. Hukuku yalnızca işinize geldiğinde kutsayıp, işinize gelmediğinde itibarsızlaştırmaya çalışmak demokratik duruş değil, siyasi fırsatçılıktır. Adaleti alkışlarken de, eleştirirken de aynı ölçüye sahip olmayanların adalet talebi samimi değildir. Çünkü onların sorunu hukuk değil, hukukun ortaya çıkardığı sonuçtur.
Tam da bu nedenle yaşanan tartışmaların önemli bir kısmı hukuk zemininden çıkmış, psikolojik bir hazımsızlığın tezahürüne dönüşmüştür. Gerçeklerle yüzleşmek istemeyenler, gerçekle mücadele etmeye başlamıştır. Ancak tarihin her döneminde olduğu gibi bugün de gerçekler bağıranların değil, haklı olanların yanında durmaktadır.
Nitekim geçtiğimiz cumartesi günü yaşananlar da bu ruh hâlinin dışavurumundan başka bir şey değildir. CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel’in Anıtkabir’de mozoleye yaklaşırken cebinden çıkardığı genel başkan bandını kaşla göz arasında iliştirmeye çalışması, siyasi özgüvenin değil, siyasi çaresizliğin görüntüsüdür. Cumhuriyet’in kurucusunun huzurunda yapılan bu aceleci ve telaşlı davranış, 2.5 yıla makamın ağırlığını taşımaktan uzak bir ruh hâlinin son yansıması olarak hafızalara kazınmıştır. Atatürk’ün makamını ceplerine sığdırmaya çalışanların bu görüntüleri vahimdir. Görünen odur ki Silivri’deki CEO’nun gölgesi büyüdükçe, bazı aktörlerin siyasi muhakemesi de aynı ölçüde zayıflamaktadır. Çünkü siyaset iradeyle yapılır; vesayet altında ise yalnızca rol oynanır.
Bugün mahkeme kararıyla ne oldukları da, nasıl bir siyasi anlayışın temsilcisi oldukları da daha net görülmektedir. Kendilerini “değişimci” olarak pazarlayan fakat gerçekte bir dönüşüm projesinin taşıyıcısı hâline gelen bu çevrelerin hiçbir zaman CHP diye bir dertleri olmamıştır. Onların temel kaygısı partinin tarihi, ilkeleri, kurumsal hafızası veya örgüt emekçileri değildir. Esas kaygıları, CHP’nin sağladığı siyasi ve ekonomik imkânlardan mahrum kalma korkusudur.
Bu yüzden bugün yükselen itirazların önemli bir kısmı ideolojik değil, ekonomiktir. Siyasi değil, menfaat temellidir. CHP yarın kapısına kilit vursa, partinin tarihsel mirasına zarar verecek her gelişmeye üzülmesi gerekenlerin bir kısmının zil takıp oynayacağına dair kuşkular boşuna değildir. Çünkü mesele Cumhuriyet Halk Partisi değildir; mesele CHP üzerinden elde edilen imkânların devam edip etmeyeceğidir.
Öte yandan Genel Başkan Kılıçdaroğlu’na yönelik öfkenin bu kadar yoğun olmasının da bir nedeni vardır. Çünkü herkes bilir ki Kemal Kılıçdaroğlu hesap sormasını iyi bilen bir siyasidir. Sessizliği zayıflık zannedenler, onun sabrını yanlış okumuşlardır. Bu nedenle bugün aynı koroda buluşanların ortak noktası ideolojik birliktelik değil, kesilen veya kesilecek olan menfaatlerdir. Menfaat düzeni bozulanların aynı türküyü söylemesi tesadüf değildir. Tarih boyunca da böyle olmuştur.
Ancak bütün bu tartışmaların ötesinde, geçtiğimiz cumartesi günü Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı konuşma Türk siyasi tarihi açısından ayrı bir yerde durmaktadır. O konuşma yalnızca bir özeleştiri değil, aynı zamanda bir muhasebe ve yeniden kuruluş çağrısıdır. Siyasi hareketler zaman zaman kendi içlerine dönerek hatalarıyla yüzleşmek zorundadır. Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun ortaya koyduğu yaklaşım da tam olarak budur. Çünkü arınmadan büyümek mümkün değildir. Kendi yanlışlarıyla hesaplaşmayan hareketler, başkalarının yanlışlarıyla mücadele edemez.
Bu nedenle 30 Mayıs itibarıyla Türk siyasetinde yeni bir perdenin açıldığı söylenebilir. Bundan sonra şekillenecek CHP, birilerinin posta güvercini olmaya değil, milletin sesi olmaya taliptir. Birilerinin şirket mantığıyla yönettiği siyasi organizasyon olmaya değil, halkın sorunlarına çözüm üreten köklü bir siyasal hareket olmaya mecburdur. Türkiye’nin konuştuğu hayat pahalılığı, işsizlik, gelir adaletsizliği, gençlerin gelecek kaygısı ve emeklilerin yaşam mücadelesi dururken; enerjisini kişisel ikbal hesaplarına harcayan bir siyasetin başarı şansı yoktur.
Cumhuriyet Halk Partisi yeniden kuruluş iradesini ortaya koyabildiği ölçüde büyüyecek, büyüdüğü ölçüde iktidara yürüyecektir. Çünkü milletin ihtiyaç duyduğu şey slogan değil samimiyet, algı değil çözüm, kavga değil umuttur.
Tarih ise bu konuda oldukça nettir. CHP’den koparak yola çıkan yapıların hiçbirinin uzun vadede kalıcı bir başarı elde ettiği görülmemiştir. Günün sonunda kaybedenler partiden ayrılanlar olmuş, Cumhuriyet Halk Partisi ise bütün fırtınalara rağmen ayakta kalmayı başarmıştır. Çünkü CHP şahısların değil, bir asrı aşan bir siyasi hafızanın adıdır.
Bugün kendisini partinin üzerinde gören arkadaşlara samimi bir önerimiz var: Buyurun, ayrı bir parti kurun. Milletin huzuruna kendi adınızla çıkın. Siyasi ağırlığınızın ne olduğunu, toplumsal karşılığınızın ne kadar bulunduğunu hep birlikte görelim. Ancak unutulmamalıdır ki tarihin arka bahçesi, “Benim oyum yüzde otuz” diyerek kapıyı çarpıp giden ve yıllar sonra sessiz sedasız geri dönen siyasetçilerle doludur.
Lakin sizin dönecek bir kapınız olacak mı, işte orası büyük bir muammadır. Çünkü giderken ata ocağını yakanların, dönerken aynı kapıyı açık bulacağının hiçbir garantisi yoktur. Eğer bir gün dönüş vakti geldiğinde kapılar duvar olmazsa, işte o zaman da bize yuh olsun.
Çünkü siyaset vefasızlığı ödüllendiren değil, sadakati ve mücadeleyi hatırlayan bir hafızaya sahiptir. Ve o hafıza, günü geldiğinde herkesi hak ettiği yere yazacaktır. Arınarak büyüyenler tarihin ön sayfalarında yer alacak, kişisel hesaplarını partinin ve milletin önüne koyanlar ise dipnot olmaktan öteye geçemeyecektir. Cumhuriyet Halk Partisi için esas mesele de tam olarak budur: Arınarak büyümek ve büyüyerek iktidara yürümek…








