Bir istikamet meselesi – Melih Demirel Yazdı

19.01.2026…
Medya Siyaset TV’de ‘’Asıl Mesele’’ programında; Prof. Dr. Duran Bülbül ve Düzgün Düzgün ile Murat Selamoğlu’nun konuğuyduk… Programın Ana başlığı ‘’Üçüncü Yol’’du. Malum aylardık dile getirdik, Tweetler attık, köşe yazıları yazdık, ara ara programlarda da dile getirmiştik lakin, insanların üçüncü yolu tam manasıyla anlayacakları bir programı 19 Ocakta Sn. Selamoğlu’nun katkıları ve değerli konukların katımlarıyla sizlerle buluşturduk. Gayet verimli, yüzleşmeci ve sürenin yettiğince; Nedir bu üçüncü yol? Sorusuna cevap verilen bir program oldu. (İzlemeyenlerin muhakkak izlemesini öneririm) Programda yaptığım konuşmanın en önemli bölümünü de sadece sözlü değil, yazılı olarak ta tarihe bir iz düşüm için tekrar burada sizlerle paylaşmak istedim… Sürç-i lisan ettiysek affola… Bir istikamet meselesi dedik…
3.yol, yeni bir yol değil; istikameti dün çizilmiş değil ya da herhangi bir siyasi partiye, herhangi bir ideolojiye alternatif olarak “dün” meydana gelmiş bir tezahür değil. Üçüncü yolun yapısı ve istikameti evveliyata dayanır. İlhamını Türk devlet geleneklerinden almış, Cumhuriyet’le “tam bağımsızlık” ufkuna bakarak Atatürk tarafından istikamet gösterilmiştir.
Üçüncü yola her bir yönden revan olunabilir. Kıymeti harbiyesi ve kurtuluş yolu olması zaten bundan dolayıdır. Şiarı; memleketin dertlerini kendine dert edinenlerin, Cumhuriyet’le, Atatürk’le ve kurucu değerlerle problemi olmayanların hayata hangi pencereden bakarsa baksın, bu yolda yürüyebilme kabiliyetidir.
Ez cümle; 3. yol siyaset üstüdür. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yoludur. Kutsiyeti, milletin ve devletin âli menfaatlerini “tam bağımsızlık” ilkesiyle kollamak ve geleceğe yön vermektir.
HATALIYIZ
Hatamız; memleketinin her bir derdi için çözüm üretme gayesiyle bir ömür tüketmiş Mustafa Kemal’in bu yolundan zaman zaman saptık ve de sahip çıkamadık. Günlük siyasetin rehaveti ile efsunlandık, önümüze koyulan kayıkçı kavgalarıyla zaman aşındırdık. Yol tam önümüzde dümdüz berraklığıyla dururken, bedeli binlerce badireyle ödenmişken; biz, sonu imkânsıza çıkan rampalarda, üstelik değmeyecek bedeller ödeyerek, ardı güneş sandığımız zifiri ufuklarda çare aradık. Ve bundan dolayı yorulduk…
EVET, YORULDUK…
Ancak yorgunluğumuz şahıslarımıza münhasır bir yorgunluk değildir. Toplum olarak yorulduk. Her zaman umudu bir evlat hassasiyeti ile besleyip büyüten ama her defasında kursağında bir taş misali bırakılan millet olarak yorulduk.
Umutsuzluktan nem alanlardan, umut vaat edip sürekli umutsuzluk peydahlayanlardan, umudu sömürenlerden, “ben olmazsam olmaz” diyen katran karası köhne zihinlerden yorulduk. Bozuk, denenmiş, çukur dolu yolları git-gel yapmaktan usanmayan ve ne yazık ki hâlâ aynı yolları yine ve yine “umut burada” diye hayasızca dayatmaya çalışanlardan yorulduk. Aynı kavgalardan, aynı çıkmazlardan, aynı eşraflardan, aynı hatalardan, ağızlara pelesenk olmuş “denizi geçtik, derede boğulduk” yalanlarından yo-rul-duk!
KIRILDIK…
Ancak kırgınlığımız da şahıslarımıza münhasır bir kırgınlık değildir. Bu, bir iradenin kadük bırakılmasının kırgınlığıdır. Aynı ufka bakıyoruz zannettiklerimizin; bizler ufka odaklanmışken, onların menfaat tepelerine göz koyarak “düşüremezler ancak” kuyularımızı kazmasına kırıldık. En çok da kendimize kırıldık; vizyonu iğne ucu kadar olmayanlara haddinden fazla mana yüklediğimiz için, kendimize kırıldık…
USANDIK…
Doğrunun gözle görülür ve apaçık şekilde bir tane olduğu yerde, bin tane yanlışta ısrar edenlerden usandık. Kırk kapı gezip pespaye olanların, kurucusu ve kurtarıcısının kapısını aralamama direncinden usandık. Cumhuriyet’in her türlü imkânlarından faydalanmış, onun verdiği imkânlarla yine Cumhuriyet’i kuran iradenin gölgesinde en kutsal makamlara gelmiş; ancak buldukları her fırsatta Cumhuriyet’e ve onun değerlerine alçakça saldırmaktan imtina etmeyen, Mustafa Kemal’in evlatlarını ötekileştirip yine Cumhuriyet’le ne kadar sorunu olan ihanet uşaklarına buldukları her fırsatta sahip çıkanları, adeta irinli bir kanser hücresi gibi, bağrımıza taş basarak kambur etmekten usandık. Artık ne bu taşı basacağız ne de sığındıkları o çatıyı onlara çatı yapacağız…
BİLİNSİN…
Çok sevdiğim ve adeta hayat şiarı edindiğim bir söz vardır:
“Kuvva bire kadar kırılmadıkça bu memlekette umut tükenmez.”
Ne mutlu ki kuvva bire kadar kırılmamıştır.
Kuvva, Atatürk’ün işaret ettiği Toroslar’da dumanı tüten o Yörük çadırıdır.
Kuvva, Anadolu’nun bir köyünde sıvası dökülmüş evin duvarında asılı olan o Mustafa Kemal fotoğrafıdır.
Kuvva, her şeye rağmen boy veren başaklardır.
Kuvva, her defasında bağrına taş basan; gerekirse ayağının altındaki halısını satan ama ne devletini ne de milletini satmayan o iradedir.
Ne mutlu ki kuvva sizlersiniz, kuvva bizleriz…
Evet, tarih tekerrürden ibarettir. Ve Mustafa Kemal’in evlatlarının da söyleyecek “iki çift söz” vakti gelmiştir.
Bundan mütevellit; vakit artık yeni veya denenmiş bir yol açmak değil, Atatürk’ün çizdiği yola onu gerçekten idrak edebilme kabiliyeti ile revan olma vaktidir…








