Hain – Melih Demirel Yazdı

Hain, bazı zamanlar, fırlatılması için avuca bırakılan ağır bir taş gibidir. Yükün verdiği bilinçsizlikle fırlatılır, hedefini tam görmeden kırar ve kırıldığını fark eden, çoğu zaman onu atan değil, yarayı taşıyan olur. Oysa tarih, bu kelimenin sabit bir anlamı olmadığını; aksine, rüzgârla yön değiştiren bir yön levhası gibi savrulduğunu defalarca göstermiştir.
Bugünün ’’haini’’, dünün kahramanıdır bazen. Kalabalığın sel gibi aktığı yerde durmayı seçen, akıntıya karşı kürek çeken, sessizliğin ortasında konuşmayı göze alan… Ona taş atanlar, çoğu zaman kendi korkularını gizlemek için bu kelimeye sığınır. Çünkü “hain” demek kolaydır; aynaya bakmadan hüküm vermenin en kestirme yoludur.
Tarih dediğimiz şey, aslında geniş bir mahkeme salonudur. Fakat yargıç, ne bugündür ne de bugünün hükmünü alkışlayan kalabalıktır. Yargıç zamandır. Deliller, yaşanmışlıklardır. Tanıklar, çekilen acılar, dökülen terler, suskun kalınan gecelerdir. Ve çoğu zaman karar, mezar taşları dikildikten, sesler kesildikten, alkışlar dindikten sonra okunur.
Nice isimler vardır; yaşarken lanetlenmiş, ölürken toprağa bile layık görülmemiştir. Ama yıllar geçip toz kalkınca, aynı isimler bir milletin vicdanında yerini bambaşka bir yere bırakmıştır. Tersine, omuzlarda taşınan, nutuklarla göğe çıkarılan nice kahraman da zamanın eleklerinden geçememiş, altın zannedilenler bakıra, mermer sanılanlar kum yığınına dönüşmüştür.
Hainlik bazen bir duruşa yapıştırılır, bazen bir suskunluğa. Kimi konuştuğu için yaftalanır, kimi konuşmadığı için. Oysa hakikat, ne bağıranların tekelindedir ne de en çok alkışlananların. Hakikat, çoğu zaman sessiz bir odada, kırık bir sandalyede, titrek bir mum ışığında bekler. Kapıyı kimin çalacağını ise zamandan başka kimse bilmez.
Bugün birine “hain” diyen dil, yarın aynı ismin önünde saygıyla eğilebilir. Bugün alkışlanan bir yüz, yarın tarih kitaplarının dipnotlarında utançla anılabilir. Çünkü insan, çoğu zaman kendi çağının mahkûmudur; gözleri, zamanın ipleriyle bağlanmıştır. Gerçeği değil, görmek istediğini görür.
Belki de asıl ihanet, bir insana bu sıfatı bu kadar kolay yapıştırabilmektir. Sorgulamadan, anlamaya çalışmadan, dinlemeden… Taşlanmış zihinlerin en rahat silahıdır bu kelime. Oysa hain, çoğu zaman tek başına yürüyen adamdır; ya karanlığa mum tutmak ister ya da karanlığı karanlık diye adlandırmak…
Son hükmü verecek olan ne meydanlar ne de manşetlerdir. Son sözü söyleyecek olan zamandır. Ve zaman, en acımasız, en adil hâkimdir. Bugün hain diye taşladıklarımızın yarın birer pusula çıkması mümkündür. Bugün omuzlarda taşınanların ise yarın birer utanç yük olması…
Bu yüzden kelimelerle hüküm verirken ellerimiz titremelidir. Çünkü tarih, acele verilen kararları sever; onları yıllar sonra utançla yüzlere çarpmak için. Ve “hain” kelimesi, her dudaktan çıktığında, insan kendi kalbine sormalıdır: Acaba ben kimin zamanında, hangi hikâyenin içinde, hangi sıfatla anılacağım?
Ve dipnot…
Hain ve kahraman arasında tek bir çizgi vardır, kıldan ince, kılıç gibi keskin bir çizgi. Görmek isteyen kahramanlık postuna bürünüp çizgiden gırtlak dolusu nefretle taşana, cepleri hakkından fazla dolu olana, bir de en çok ‘’Mağdur’’ türküsü okuyana baksın.
Kalın sağlıcakla…
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:








