Kayıkçı Kavgaları ve Tükeniş -Melih Demirel Yazdı

Kayıkçı Kavgaları ve Tükeniş -Melih Demirel Yazdı
Yayınlama: 09.02.2026 20:00
A+
A-

Memleketin gündemi ağır, ekonomi ağır, adalet ağır, adaletsizlik ağır, sokaklar ağır, yarınlar ise bu ağırlıkları taşıyamaz durumda… Fakat bu ağırlığın altında ezilmesi gerekenler başka, kendi iç çekişmelerine gömülenler başka… Yani başka dediysem, dertleri başka. Türkiye’nin muhalefetinde artık bir hakikatle yüzleşiyoruz: Bir siyaset yürüyüşü değil, bir kayıkçı kavgasıyla…

CHP’nin içerisinde yaşanan güç çekişmeleri, bitmek bilmeyen hizip savaşları ve yargı süreçleri, artık bir “mücadele” görüntüsünden çoktan çıkmış, düpedüz bir tükenişin vesikasına dönüşmüştür. Parti, ülkeye umut olma iddiasını bir kenara bırakmış, kendi içindeki koltuk hesaplarının, kadro savaşlarının, klik pazarlıklarının içine hapsolmuştur.

Bugün gelinen noktada mesele, kimin memleket için ne söylediği değil; kimin kime hangi dosyayı açtırdığı, hangi mahkeme koridorunda kimi sıkıştırdığı, hangi kongre salonunda kimin omzuna bastığıdır. Bu bir siyaset değil, bu bir bataklıktır. Kayıkçı kavgasının en trajik yanı da şudur: Kayık su alırken, içeridekiler hâlâ küreğin kime ait olduğunu tartışır.

Mevcut yönetimin zaten bırakın memlekete faydasını, kendilerine bile hayrının olmadığı artık açık bir gerçektir. Her yeni gün, her yeni açıklama, her yeni hamle; partiyi büyütmekten çok küçültmekte, güven vermekten çok yormaktadır. İktidarın yanlışları karşısında topluma nefes olacak bir alternatif üretmek yerine, toplumun gözü önünde bir iç savaş sergilenmektedir.

Öte yandan hakkını arayanlarında  masumiyet zırhı altında taşıdığı başka bir gerçek vardır: Bu kavganın büyük kısmı liyakatsizliğin eseri olan kadrosuzluğun doğurduğu bir boşluktan beslenmektedir. Mücadele kavramı, artık bir ilke savaşı olmaktan çıkmış; menfaat savaşının yeni adı haline gelmiştir.

Bir tarafta “değişim” diye bağıranlar, diğer tarafta “istikrar” diye tutunanlar… Fakat ortada ne değişim vardır ne istikrar. Ortada yalnızca tükenmiş bir dil, köhnemiş bir yapı ve yorgun bir halkın sırtına yük edilen iç çekişmeler vardır.

Ve işte tam burada, eğer gerçekten bir arınma iddiası varsa, o arınma önce samimiyetle başlamalıdır:

Samimiyse şayet bu “arınmak”, samimiyse şayet kodlarımıza, köklerimize geri döneceğiz demek;

Evvela eski defterleri koyup önümüze düşünecek ve tartacağız. Sofracılığı, Mevlâna kapısı gibi “Gel, ne olursan ol yine gel” mantığını, gafletin, dalaletin ve hatta ihanetin nedenlerini okuyacak ve tartacağız.

Bir gün Şeyh Said’e sahip çıkıp, ertesi gün yüzsüzce Atatürk’e selam çakan ihanet şebekesinin aldığı motivasyonu arınma terazisinde cesurca tartacak; “Atatürk bu çağda ne yapardı?” düşüncesiyle gereğini yapacağız.

Kifayetsiz, liyakatsiz, işbirlikçi, müstemlekeci ve hemşehrici muhterislerle bugünler bile kaç mumla aranır?… Defterlerin yanına şapkayı da koyarak tartacağız.

Unutmamalı: Adaletin ve hakikatin tahsisinin en büyük adımı cesarettir. Ve tarih sayfalarında en güzel paragraflar bu adımı atanlar için ayrılmıştır. Tereddüt sahipleri içinse iki satırlık dipnotlardan öte bir yer yoktur.

Bu sözlerin maksadı sadece bir parti içi tartışmaya değil, Türkiye’nin genel siyasal çürümesine de ayna tutmaktır. Çünkü mesele yalnız CHP’nin iç kavgası değil, mesele siyasetin yamalı bohçaya dönmesidir…

***

Bugünlerde konuşulan bir iddia da yavaş yavaş ete kemiğe büründü: Keçiören Belediyesi’nin AKP’ye katılacağı konuşuluyordu. Dün akşam Mesut Özarslan, uzun ve adeta zehir zemberek bir açıklamayla CHP’den istifa etti. Bundan sonraki aşamada tahminen çarşamba günü AKP rozetini takacaktır.Ne diyelim namı diğer  Pehlivanın hayrını görsün AKP. Söğütözü taraflarındaki klinik vaka da gururlansın eseriyle!  Malumunuz, bu ilk değil sonda olmayacak gibi…

İşte yamalı bohça siyaseti dediğimiz tam vesika budur. Şaşırmaya gerek yok. Adam zaten CHP’li değildi, hiçte olmadı, derme çatma siyasetin sonuçlarını yine oy veren, gece gündüz çaba sarf eden,  iradesi derdest olan parti emekçisi ve seçmen ödüyor, yazık çok yazık…

Naçizane bir teklifim var: Katılım töreninde illa afilli bir fotoğraf çekilecektir, o kareyi, bu yamalı bohça siyasetinin mimarlarına,  partiye dahil edenlere, aday gösterenlere, parti emekçilerinin omuzlarına basarak en tepeye koyan kim varsa onlara çerçeveletip gönderin. Gururlanıp baş köşeye assınlar. İşte eserimiz desinler. Helal olsun bize, nasıl güzel sıvadık ama desinler!

Memleket yangın yeriyken, siyaset sahnesi artık klişe olmuş şekilde  bir birine kayık çekiyor. İnsanımızın derdi geçim, onlarınki ise malum : geçiş… Birde etiketi var bunun tabi ‘’ Ne yapıyorsak hemşerilerimiz için! ‘’  Tamam abicim yedik, buyurun devam edin sağdan!

Ne dedik?

Kayıkçı kavgası.

En acısı şu: Bu kayıkçı kavgası uzadıkça kayık batıyor. Batınca da içinde yalnız kavga edenler değil, umut bağlayanlar da boğuluyor. Türkiye’nin ihtiyacı kayıkçı kavgası değil, pusula sahibi bir siyaset, cesaret sahibi bir kadro, ahlak sahibi bir mücadele…

Gerisi?

Lafügüzaf efendim, lafügüzaf

Siyasetçi, İktisatçı ve Köşe Yazarı