Sadri Ertem : Çıkrıklar Durunca – Davut Köksoy Yazdı

Sadri Ertem, 1898 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Babasının subay oluşu nedeniyle çocukluğunu Anadolu ve Rumeli’nin çeşitli kentlerinde geçiren Sadri Ertem, Darülfünun (İstanbul Üniversitesi) Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Kurtuluş savaşı yıllarında Anadolu’da ‘Hakimiyet-i Milliye’ ve ‘Yeni Gün’ gazetelerinde yazıişleri müdürlüğü, ‘Son Telgraf’ gazetesinde ise başyazarlık yaptı.
İstanbul’da çeşitli okullarda felsefe öğretmenliği yaptı. 1927 yılından ölünceye kadar pek çok dergi ve gazetede hikayeleri, incelemeleri yayınlandı. Matbuat Umum Müdürlüğünde Memleket İşleri Müşaviri olarak çalışırken 1939 yılında Kütahya milletvekili seçilerek parlamentoya girdi.
İlk yazıları henüz yaşındayken dönemin önde gelen gazetelerinden “Tercüman-ı Hakikat”te yayınlanan Ertem’in ilk hikayesi 1917’de Genç Yolcular’da çıktı. Konularını toplumsal sorunlardan alan; işçilerin yaşamlarını, sömürülmelerini, kapitalizmin rekabetçi döneminin üretim ilişkilerini, bunun sonucunda küçük üreticinin zor duruma düşmesini anlattığı “Bacayı İndir Bacayı Kaldır” adlı kitabı yazarın edebiyata bakışının da yansımasıdır aynı zamanda.
Eleştirel gerçekçilik akımının önde gelen yazarları arasında yerini alan Sadri Ertem, yazılarında edebiyatın çeşitli sorunlarını maddeci felsefenin etkisinde ve eleştirel gerçekçi bir sanat anlayışı doğrultusunda kuramsallaştırmaya yöneldi.
Sadri Ertem, 13 Kasım 1943’te Ankara’da aramızdan ayrıldı.
Türk edebiyatında toplumcu gerçekçi anlayışın öncülerinden biri olan Sadri Ertem, 1930’lu yıllarda kaleme aldığı eserlerinde toplumsal değişim ve sınıfsal çatışmaları ele alarak dönemin önemli meselelerini edebi bir çerçevede yansıtmıştır. 1931 yılında yayımlanan Çıkrıklar Durunca, (bendeki kitap Temmuz 2021 yılında Telgrafhane yayınlarından çıkmış) bu anlayışın güçlü bir temsilidir. Sadri Ertem’in bu eseri, erken Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde yaşanan sosyo-ekonomik dönüşümleri, sanayileşme karşısında geleneksel yapının kırılganlığını ve işçi sınıfının doğuşunu merkezine alır. Yazar, bireylerin değil sınıfların ve üretim ilişkilerinin hikâyesini anlatır.
Romanın konusunu kısaca özetleyecek olursak: Eserin merkezinde, bir dokuma köyü olan Bolu’nun Gerede bucağına bağlı Adaköyü’nde dokumacılıkla geçinen köylülerin başına gelenler yer alır. Geleneksel çıkrıklarla kendi çaplarında üretim yapan köylüler, kasabaya gelen yabancı sermayeli bir dokuma fabrikasının etkisiyle büyük bir ekonomik çöküş yaşarlar. Fabrikanın piyasaya sürdüğü ucuz ve seri üretim mallar, el tezgâhlarında dokuma yapan köylülerin emeğini değersizleştirir. Çıkrıklar durur. Geçimini bu işten sağlayan aileler açlıkla, yoksullukla ve çaresizlikle baş başa kalır.
Romanın tema ve fikirleri:
Sanayileşme ve Emek : Romanın en belirgin teması sanayileşmenin küçük üreticiler üzerindeki yıkıcı etkisidir.
Sınıf Çatışması : Sadri Ertem, sınıfsal bir bakış açısıyla hareket eder. Emek-sermaye çatışmasını doğrudan dile getirir.
Yoksulluk ve Toplumsal Adaletsizlik : Çıkrıklar durunca köyde açlık başlar. Bu süreç, roman boyunca dramatik bir şekilde aktarılır.
Geleneksel Yapının Çöküşü : Çıkrıklar yalnızca üretim araçları değildir; aynı zamanda bir yaşam biçimini, bir kültürel yapıyı temsil eder.
Sadri Ertem’in dili sade ve etkileyicidir. Betimlemeler, özellikle köy hayatı ve yoksulluk sahnelerinde dikkat çekicidir. Diyaloglar halkın konuşma biçimlerini yansıtır, bu da anlatımı otantik kılar.
Roman, bireysel kahramanlardan çok bir topluluğu konu edinir. Ancak bazı karakterler temsilî özellikler taşır. Bu karakterler : Hasan, Hatice, Dudu, Esma ve her devrin kötü adamı Sıddıkzade’dir.
1930’lu yıllar Türkiye’de sanayileşmenin, devlet eliyle kalkınmanın ve halkçılık gibi ideolojik yönelimlerin tartışıldığı bir dönemdir. Çıkrıklar Durunca, bu tartışmaların içinde doğmuş bir romandır.
Çıkrıklar Durunca, Türkiye’de edebiyatın sadece bireysel duyarlılıklarla değil, toplumsal gerçekliklerle de ilgilenebileceğini ortaya koyan erken dönem örneklerden biridir.
Sadri Ertem’in Çıkrıklar Durunca romanı, Türk edebiyatında toplumcu gerçekçiliğin kurucu metinlerinden biridir. El emeği ile üretim yapan köylülerin, sanayi karşısında nasıl ezildiğini çarpıcı bir şekilde ortaya koyar.








