Yüzyılın Destanı “30 Ağustos” – Nafiz Şahin Yazdı

Bugün 30 Ağustos…
Dünya tarihinde az görülen bir zaferin bayramı…
Çanakkale’yi geçemeyenler, etrafından dolanıp ülkeyi pasta gibi dilimlediler.
İlk dilimleri yemeye başlamışlardı ki Karadeniz bir ışıkla aydınlandı.
O ışıktan sarışın bir kurt çıktı.
Yaşlısıyla, genciyle, kadınıyla, erkeğiyle; yokluk ve yoksulluk içinde halk savaşı başlattı.
Yedi düvele karşı Kurtuluş Savaşı…
Savaş değil destan…
Üç yılı aşkın mücadele sonunda, zaferin şafağı sökerken; sarışın kurt, Kocatepe’den bakıyordu Afyon’a doğru.
Mavi gözleri çakmak çakmak, başında şayak kalpak…
‘’Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkla akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.’’
O gün, destanın son satırları yazılacaktı.
Emperyalizmle mücadelenin destanı…
Kendisinden önce yazılan destanlara nazire yaparcasına…
Sarışın, mavi gözlü dev ile ona inanan halkın, kan ve gözyaşıyla yazdıkları destan…
19 Mayıs 1919’da başlayan destana, 30 Ağustos 1922’de konulan nokta…
Atatürk ve ardında yürüyen, ona inanmış halkla…
30 Ağustos, emperyalizme köle olmayanlara bayram…
Zafer Bayramı…
Topluma mal olmuş bir destanın mutlu sonu…
Şairlerin dizelerinde sanata dönüşen destan…
Mavi gözlü devin, Çanakkale’de önsözünü yazdığı destan…
Kurtuluş destanı üzerinden 104 yıl geçti.
Destan kahramanı halk, bayramını kutluyor.
Halk bayramını kutlarken; Çanakkale’yi geçemeyip, etrafından dolananlar boş durmuyor.
O gün arkasına bakmadan kaçan emperyalizmin kemik yalayıcıları yine kuyruk sallıyor.
‘’Dahili ve harici bedhahlar…’’
Feslisiyle, cübbelisiyle, tarihten habersiz emperyalizm soytarılarıyla…
Aktörler değişti, oyun değişmedi.
Emperyalizm, yine bildik oyunları kuruyor.
Yine harita başına geçmiş, ölçüp biçiyor.
Pastanın üzerine mumları dikmiş, ağzı sulanarak pastaya bakıyor.
Nefesi yeterse üfleyecek, dilimleyecek…
Bir asır sonra ülkenin çevresini savaşlar sardı.
Bir asır sonra, dört bir yanda yine barut kokuları…
Emperyalizm, sızmak için açık kapı arıyor. Her türlü anahtarı deniyor.
Arapları, Osmanlıya karşı ayaklandıran Lawrence mezarından kalktı.
Emperyalizmin Lawrence’leri bitmez. Bazen üniforma giyer, bazen cübbe, bazen önlük; bazen arkeolog olur, bazen diplomat; bazen askerdir, bazen yazar… Görevi kanayan yerleri bulup, kaşımaktır.
Ağzından kan ve salya akan emperyalizm böyledir; kolay şekil değiştirir.
Kanlı dişlerini şah damarına saplamadan önce dostluk gösterir.
Bukalemun gibidir, her renge bürünür; ahtapot gibidir, her kaba girer; sülük gibidir, kan emer…
Amacına ulaşmak için bazen özgürlüklerden dem vurur, bazen insan haklarını savunur, bazen demokrasi nutukları atar.
Bazen milliyetçidir, bazen dinci…
Bunu görebilmek için bir çift mavi göz gerek…
Katillerin kahraman ilan edildikleri yerde sarışın, mavi gözlü dev gerek…
Halkın gözleri ufukta…
Umut yüklü bir gemi bekliyor.
Aşık Mahsuni, ufukta yolu gözlenen mavi gözlüye sesleniyor; umudu sazının tellerine döküyor.
‘’Bir daha gel, gel Samsundan
Sarı saçlım, mavi gözlüm
Nerde, nerde, nerdesin dost?’’








