Katranı Kaynattık Olmadı Şeker… – Melih Demirel Yazdı

Katranı Kaynattık Olmadı Şeker… – Melih Demirel Yazdı
Yayınlama: 12.05.2026 19:30
A+
A-

Bugün size bir hikaye anlatacağım, nitekim çok tanıdık gelecek…

Mahallenin en eski eviydi o ev…

Avlusunda nice bayram sabahları kurulmuş sofralar, nice cenazelerde kaynatılmış kazanlar vardı. Duvarları çatlamıştı belki ama hafızası dimdik ayaktaydı. Herkes o evi tanırdı; çünkü o ev, yalnızca bir yapı değil, bir mahallenin vicdanıydı.

Fakat ne olduysa, o eve önce yabancılar değil; evin içindeymiş gibi davrananlar dadandı. Kapıyı dışarıdan zorlayan değil, içeriden anahtar uzatanlar oldu. Öyle sinsice yürüdü ki hikâye; kimse ilk başta hırsızın kim olduğunu anlayamadı. Çünkü bazıları, evin oğlu gibi konuşuyor, evin eski fotoğraflarının önünde poz veriyor, dededen kalma sandığın üstünde nutuk çekiyordu. Ama geceleri başka masalarda oturuyor, başka hesapların cetvelini yapıyorlardı.

Bir süre sonra mahallenin insanı fark etti ki; mesele yalnızca birkaç eşyanın kaybolması değilmiş. Bunların derdi evi korumak değil, evi parsellemekmiş. Önce çatıyı söktüler, sonra odaları böldüler. Kiminin gözü avluda, kiminin gözü sandıkta, kiminin gözü tapudaydı. Ve her biri utanmadan kendisini evin gerçek sahibi ilan ediyordu.

İşin en acı tarafı ise şuydu:

Hırsız dışarıdan gelince insan kapıyı kapatır. Ama içeriden biri hırsıza yol verirse, ev yalnızca soyulmaz; itibarı da yağmalanır. İşte bu yüzden mahallede kimsenin aklına ilk anda şüphe düşmedi. Çünkü ihanet, çoğu zaman tanıdık bir yüz taşır. Sonra gün geldi, ev neredeyse tamamen boşaldı. Duvarlardaki tablolar gitmiş, sandığın içi oyulmuş, avlunun taşı bile sökülmüştü. Buna rağmen utanacaklarına, bir de böbürlenmeye başladılar.

“Biz,” dediler, “mahallenin en eski evine girdik. Burayı nasıl aldıysak yarın bütün mahalleyi de aynı şekilde ele geçiririz.”

Kendilerini mahallenin yeni beyleri sanıyorlardı. Oysa unuttukları bir şey vardı:

Hırsız, ihanetin kudretiyle bey oldum sanır ama bey olunmaz öyle. Çünkü beylik, ganimetle değil vakar ile taşınır. Çaldığıyla büyüyen, ilk fırtınada kendi gölgesinden korkar.

Nitekim öyle de oldu.

Her hırsızlık hikâyesinde olduğu gibi mesele çalmakta değil, paylaşmakta düğümlendi. Başta aynı sofrada oturanlar, ganimet bölüşülürken birbirinin boğazına sarıldı. Birinin sakladığını öteki ifşa etti, ötekinin örttüğünü beriki mahalleye anlattı. Dün aynı çuvalı taşıyanlar, bugün birbirine “Asıl yükü o çaldı” demeye başladı.

Bir bakmışsınız biri ötekine “Ben olmasam sen kapıdan içeri giremezdin” diye bağırıyor…

Diğeri çıkıp “Kasayı ilk açan oydu” diye gammazlıyor…

Bir başkası, yıllarca beraber yürüdüğü adamların isimlerini fısıltıyla kahve köşelerine servis ediyor…

Çünkü haram ortaklığı uzun sürmez.

Menfaat bozulunca kardeşlik dağılır.

Çalıntı sofralarda sadakat değil, yalnızca sıra kavgası olur.

Mahallenin yaşlıları ise köşeden ibretle izliyordu olan biteni. İçlerinden biri bir gün sessizce şöyle dedi:

“Tek yiyen tek ölür derler… Ama hak yiyen zor ölür.’’

Gerçekten de öyleydi.

Birbirlerini sırtında taşıyarak yükseldiklerini sananlar, aslında birbirlerinin ayağına dolaşıyordu. Eğrilikle kurulan her düzen, en sonunda kendi kamburunun altında kalıyordu. Çünkü doğru yürümeyen yolcu, vardığı yere değil düştüğü çukura hesap verir.

Şimdi mahallede herkes birbirine aynı soruyu soruyor:

Madem bu kadar güçlüydünüz, neden birbirinizi ele vermeden bir gün bile ayakta kalamadınız?

Cevabı aslında hikâyenin en başında bir soryla  gizliydi.

İhaneti maya yapanın hamuru temiz tutması mümkün mü?

Gördüğünüz üzere…

Katranı kaynatınca olmuyor şeker.

Cinsini sevdiklerim yine cinsine çekiyor.

Dik duran yol alıyor da, eğri olanın ayağı birbirine nasıl dolanıyor ama…

Nasıl hikaye, çok tanıdık değil mi? Tam ortaya koydum, gocunana afiyet olsun. Kalın sağlıcakla…

Siyasetçi, İktisatçı ve Köşe Yazarı