Turgenyev, Bozkırda Bir Kral Lear – Davut Köksoy Yazdı

Bugünlerde klasik Rus edebiyatı öykü ve romanlarını okumaya başladım. Kısa ama çok güzel öykü ve romanlar keşfettim. Cumhuriyet kitabın “Dünya Klasikleri” dizisinden Erol Güney ve Oğuz Petek çevirisi olan, Turgenyev’in “Bozkırda Bir Kral Lear” romanı da ilgimi çeken bir eser oldu. Erol Güney çevirilerini okumayı da çok seviyorum. Çünkü Türkçe’ye oldukça hakim bir çevirmendi. Orhan Veli’nin yakın arkadaşı olmasıda beni çok etkilemişti.
Shakespeare’in devasa trajedisi Kral Lear, krallıkların bölündüğü, fırtınalı kayalıklarda aklını yitiren hükümdarların ve evlat ihanetlerinin destanıdır. İvan Turgenyev ise bu görkemli İngiliz oyununu alıp Rusya’nın ucu bucağı görünmeyen, kasvetli ve sessiz bozkırına taşır. “Bozkırda Bir Kral Lear (Stepnoy Korol Lir)”, yalnızca bir edebiyat uyarlaması değil; insan doğasının, gururun ve mülkiyet tutkusunun toprağa nasıl kök saldığını gösteren sarsıcı bir taşra anlatısıdır.
Hikâyenin merkezindeki Martin Petroviç Harlov, fiziksel olarak adeta bir boğa gücündedir. Devasa cüssesi, ürkütücü heybeti ve komşuları üzerindeki mutlak otoritesiyle bozkırın ortasında feodal bir kral gibi hüküm sürer. Ancak onun trajedisi, Shakespeare’in Lear’ı gibi, güçten ve mülkten kendi isteğiyle feragat ettiği an başlar. Harlov, henüz hayattayken varını yoğunu iki kızına devretmeye karar verir. Bu karar, yalnızca mal paylaşımı değil; kendi varlığını, kimliğini ve otoritesini kendi elleriyle fesh etmesidir.
Turgenyev, Rus toplumunun iliklerine işlemiş olan güç dengelerini son derece incelikli bir dille işler. Harlov mülkünü kızlarına devrettiği an, etrafındaki büyülü saygı çemberi bir anda dağılır. Dünün korkulan, önünde eğilinen devi; bugünün evde fazlalık görülen, kenara itilen, horlanan bir ihtiyarına dönüşür. Kızlarının nankörlüğü ve soğukluğu karşısında Harlov’un yaşadığı yıkım, sadece bir baba yüreğinin kırılması değildir; bir insanın kendi inşa ettiği dünyada yabancılaşmasının trajedisidir.
Eserin en çarpıcı yanlarından biri, Turgenyev’in taşra atmosferini işleyiş biçimidir. Bozkır, sadece bir mekân değil; karakterlerin yalnızlığını, çaresizliğini ve kaçınılmaz sonunu büyüten devasa bir aynadır. Harlov’un gururu kırıldıkça, dev cüssesi bozkırın boşluğunda küçülmez; aksine, çaresizliği daha da görünür ve yıkıcı hale gelir. Hikâyenin finaline doğru Harlov’un kendi inşa ettiği çatıyı kendi elleriyle yıkmaya başladığı o ikonik sahne, sadece fiziksel bir yıkımı değil, insanın kendi çöküşünü kendi eliyle tamamlama arzusunu simgeler.
Turgenyev, süslü anlatımlardan ve yapay dramatik tiratlardan kaçınarak karakterlerini tüm çıplaklığıyla önümüze koyar. Ne Harlov kusursuz bir kurbandır ne de kızları tamamen soyut birer kötülük sembolü. Her şey, insanın güçle olan ilişkisinin getirdiği o kaçınılmaz ve soğuk gerçeklikle ilerler.
Bozkırda Bir Kral Lear, toprağa, mülke ve evlatlarına adanmış bir ömrün, otorite elden gittiğinde nasıl bir hiçliğe dönüştüğünü anlatır. Turgenyev, evrensel bir temayı Rus ruhunun derinlikleriyle harmanlayarak, fırtınalı saraylardan uzakta, çamurlu bozkır yollarında da kralların yıkılabileceğini unutulmaz bir sadelikle kanıtlar.








